RUHUN SOKAK GÜRÜLTÜSÜ DÜŞ RİTMİNDE

THE DIN OF STREET SPIRIT SOUNDS IN THE RYTHME OF DREAMS

29 Aralık 2009 Salı

Şiir de Yeni Dalga, Yükseliyor!


3 yıl önce birleşik-kollektif bir sanat eylemi için ‘mutant sanat manifestosu’nu yayınlamıştık. Aynı sürecin sonucu olarak önce Sürrealist Eylem Türkiye doğdu ve 2009 da bir ortak duruş olarak Şebeke.

Şiirin kapalı kapılar, entel sofralar, masabaşı devrimlerinden ve her şeyden önce kağıt üstünden kurtulması, hayata dönmesi, sokağa inmesini savunduk. Bizim için yaratı eyleminin özü şiirdir ve kuramsal bir durum ötesinde aynı zamanda bizim dünyaya bakışımızla, her şeyimizle ilgilidir. Çünkü biz, şiirin hakimiyetinde, şiir gibi bir hayat için bu dünyayla/toplumla mücadele ediyoruz.

Şiir sadece kağıt üzerinde dizeler değildir, bir tuvalde, bir fotoğrafta ya da bir graffiti’deki şiiri görmek, açığa çıkarmak gereklidir. Bu açıdan Sürrealist Eylem’in sokağın sanat eylemine hayata döken Aktif Kollektif içinde olması şaşırtıcı değildir. Ya da Şebeke de 17 yaşındaki Wide ile Nurhak’ın yan yana basılması.

Erekte Şiir Hareketi, şiirin sokak ile dansında ileri bir karakol olma uğraşıdır. Şiir şişeler içinde şehrin sokaklarında seyre çıkmış, markör ya da sprey boya ile direkt duvara yazılmış, sticker ve afişlerde kolajla-action paint ile birleşmiş, şiir somutlaşmıştır.

Bu çabalara verilmiş ciddi bir teorik destekte Şenol Erdoğan’ın manifestosal makalesi ‘yeni şehir, yeni sanat ve şiir’dir(bkz: Underground Poetix 4). Bu metin sokağın sanatı ile yeni şiirin bir ve aynı şey olduğunun altını kalınca çizen ve meselenin teorik yapısını boşluk bırakmadan dolduran bir muhtevadadır.

Yükselen Dalga Yükseliyor

Harlem takımı ya da Dinar Bandosu, üşenmeyelim sayalım;

İzmir de yeni şiirin 3 kare ası: Amokachi ilerde hep yalnızdı, Maocu sex ve hayrat başında bir pesimist ile Aras keser; yeni şiirin dil sihirbazı, imge çapkını… Gelenek ile bağı olan ama yeni şiiri üreten yaratıcı bir şair olarak Onur Akyıl; basmane enternasyonel, saray sineması ve bir poker masasında alınan karar ile… Naif duyarlılığı, keskin zekası ve güçlü imgesi ile Zozan Gemilerördü. Sonuna dek liberter ve erosun diliyle.

Durun bitmedi: lirik şiiriyle Ozan Durmaz, yazarak büyüyen Öykü Tk, hayta Özgür Asan, eşit ve Ş’deki çalışmalarıyla yeni şiire yeni alanlar açan Denge Esentürk, şiir yazdığı gibi şablon da sıkan Hande Çıvgın…

Ankara, başkent göbeğinde elleri beline yakın ince uzun, tatlı bir cadı, yeni şiirin büyücüsü Amelis. Özgürlük sevdası hiçbir hücreye sığmayacak Baran.

Eskişehir de ve global yollarda Giz, Kan-dil şiir fanzinin yaratıcısı Harun Atak, şimdiden uzun yol almış Şakir Özüdoğru, Emre Cengiz ve Nur İpek Önder.

Bursa’dan rap ritmiyle seslenen Murat Pakten ve Hande Asi. Çanakkale den ses veren Mustafa Işık.

Tarih ve tine yakınlığıyla Şenol Erdoğan, ışıldayan şiiriyle Selçuk Gürkan, Beat nefesi Hakan C. Arslan. Kadıköy den rap’leyen, dilim dilim dilleyen Ayşegül. İlk kitabı ile ana akımın kabul etmek zorunda kaldığı yeni şiirin ilk temsilcisi olarak Kaan Koç. 17’lik güzel insan Nurhak Kaya ve 15’lik Büşra Kurtar.Yorulmak bilmeyen savaşçı Emre Varışlı. Umut Taylan, Emre Sert, Ömer Akay, Fantom, Alper T. İnce, Köledoyuran… (otomatik yazıyorum şu an anmayı unuttuğum ‘sıkı şiir’ler affetsin)

Gözlerinizi kapatın, kulaklarınızın uğultusuna şaşmayın!

Yeni dalga sokaklardan; kaldırım taşlarından, izbe barlardan Alsancak Adasının çimlerinden, Porsuk’un güzel gözlü kızlarından, Çanakkale saat kulesi meydanından, Bayrampaşa da bir doğrultmacının dükkanındaki rap müzikten, fanzinlerden, Cins’in graffitisinden patlıyor.

Foça’ya otostopla, Eskişehir’e trenle geçenler. Sırt çantasına hayat sıkıştıranlar, sarhoş kafayı işkenbeci de açanlar, bilimkurgu okuyanlar, dub ve mohikansız punklar, sabahlayanlar, ayakta sevişenler; yeni şairler, dikkat!

Sular yükseliyor, yeni dalga büyüyor.

Sürrealist Eylem Türkiye

28 Aralık 2009 Pazartesi

Sürrealistler de -Toplum Düşmanı-diyor



Ülkemizin çorak düşün-eylem alanına yeni vearıza bir ses olmak için Toplum Düşmanı projesi gündemde.
Sürrealist Eylem Türkiye de sergi-gösterim-sokak aktivasyonu-fanzin-performans-blog gibi geniş bir mecrada ses veren, Toplum Düşmanı projesinin bir parçasıdır...

'Daha 1928 tarihinde Nadja romanın yazılmasına neden yaşanmışlık döneminde psikiyatri kurumuna en sert eleştirilerde bulunduğunu da hatırlayarak. Bunun sonucu olarak psikiyatristler tarafından bir karşı karalama kampanyasının hedefi de olmuştur. Bu suçlamalar hakaret ile başlayıp Breton şahsında cinayeti teşvik iddiasına değin sürmüştür. (biliyorum ki eğer deli olsaydım ve günler boyu hapsedilseydim, aklımın başında olduğu bir anlık süreyi şunlardan birini öldürmek için kullanırdım, tercihen bir doktoru/Nadja-A.Breton)'
Rafet Arslan

24 Aralık 2009 Perşembe

Tılsım No:1/ Ody Saban


Çiçekli Vapur,Kâgıt üstüne çini murekkebi

21 Aralık 2009 Pazartesi

Birgün gazetesi- loser dosyası yanıtı

Rocker-Anarşizmin diye bir kavram bence, Türkiye’deki gösterinin hakimiyetindeki sözde muhalif dile ait bir kavram. Dünya literatüründe bu tip kavramların birleştirildiği, beraber anıldığını düşünmüyorum.

Loser-tutunamayan-kaybeden insanlar, toplumun gerçekliğinin vahşeti içinde, yazamayan-düşünemeyen-eyleme geçemeyen yalnız ve mutsuz ruhlardır bence. Sistem kadar, toplum içinde var olamayan, muhalefet denilen toplamada sığışamayan insanlardır. Hazin hayatlardır ve bu insanların akademinin, kültür endüstrisinin ‘entelektüelleri’ tarafından sömürüldüğünden bahsedebiliriz. Ve bu insanların sokağın, loser’ların, Gerçek yeraltı var oluşların istismar edilmesine artık bir son verilmelidir.

90’ların sonuna kadar İstanbul da, 20000’lerin başlarına kadar İzmir gibi şehirlerde canlı bir yer altı hayatı ve buna bağlı kültürü vardı. Fakat gelinen aşamada her şey gösterinin oyun sahasına geçmiş, kavramlarının içi boşaltılmış durumdadır. Yer altı şu an için satışa çıkmış bir kavramdır. Şu an için ülkemizde liberter bir yer altı yaşamı yoktur, yaşanan yer altı kurtlar vadisidir.

Karşıt kültür hareketi, kültür endüstrisinin tüm bu sömürü hareketinin dışında var olan, mücadele eden bir harekettir. Tırnak içinde sanatçılar, entelektüeller, muhalifler kaybedenlerin magazini üstünden kendilerini var etmeyi, alan açmayı, kar sağlamayı bırakıp; karşıt-kültür cephesinde savaş vermelidirler. Gereken şey tüketmek değil üretmek, popüler kulvarların onaylayıcı ruhundan reddiyenin cephesine geçmektir. Bu tutum kaybedenlerin sessizliği bir çeşit sivil itaatsizliğe çevirebilir ve oradan bizlere karşı sürekli bedensel ve ruhsal şiddet üreten sisteme/topluma karşı şiddet hayata geçebilir.

Bu noktada solun kötümserliği, belli bir idrak sürecinin doğal neticesi olabilir. Liberter bireyler ve onların kolektif hareketi olarak ‘sol’ bu yalan, sinizm, sanallık ortamında kötümser olmak zorundadır. Sürrealistler 20’li yılların sonunda kötümserliğin örgütlenmesi çağrısını yapmıştı ve bu gün yaşanan durum W. Benjamin’in ‘ölülerimiz bile payını alacak’ dediği aşamadır, gören gözler için tek kelime ile vahimdir. Kaybedenlerin folklorik bir öğeden çıkarılıp, birer mevzi yoldaşı haline getirilmesi yaşanan gerçeklik terörüne karşı direniş için bir adım olacaktır.

Rafet Arslan

19 Aralık 2009 Cumartesi

almanya da büyük sürrealizm sergisi


http://www.surrealismus-ludwigshafen.de/

bu bir situasyonist sergi degildir (new videos) 1-2-3

http://www.youtube.com/watch?v=R22tTnF2gmY

http://www.youtube.com/watch?v=bSYqv2Ox4sM

http://www.youtube.com/watch?v=u2cbylbrf94&feature=related

18 Aralık 2009 Cuma

Şebeke 2



Geçen sayımızın tasarımı sevgili Onston’a aitken, yeni sayımızın tasarımını Barış Çetinkol yaptı. Çıkacak her sayımızda farklı dostlar tasarım masamızda olacaklar.
Bu sayının kapak, arka kapak ve ön-iç kapağında Ferzan Aktaş’ın illüstrasyonlarına yer verdik.

Gözde Genç, bize göre S.Faik ile Poe ekolleri arasında yer bulan ‘sıkı’ öyküsü otostopçu ile Şebeke’de. İlk sayımızdaki gibi şiire olabildiğince geniş yer ayırdık. Özellikle Amokachi şiiri ile ses getiren Aras Keser’in yeni şiiri Maocu Sex ilgi çekecektir. Ayrıca, Zozan Gemilerördü’nün İzmir’in eshot otobüs hatlarına yazdığı şiirler bu sayıda 209 ile devam ediyor. Jack London’ın pek bilinmeyen Bilimkurgu yazarlığına dair bir makale, Ayşe Özkan’dan bir Allen Ginsberg çevirisi yanında, Şenol Erdoğan da önemli bir metniyle Şebeke’nin konuklarından.

Şiir/metinleriyle: Ali Kartal, Amelis, Ozan Durmaz, Öykü T.k, Baran, Ersin Şen, Fantom, Umut Taylan, Nurhak Kaya, bay Perşembe, Ayşegül, Emre Cengiz, Suat Başkır, Özgür Asan.

Görsel Çalışmalarıyla: Onston, Cins, Edok, Wide, Rad, Emr3, Bob Arcthor, Dilana Petrowa, Zeynep Özkazanç…

Son aylarda iyice belirginleşen fanzin patlaması ne yazık bizi pekte ümitlendirmiyor. Belli duruşu, tepkisi olmayan, egosal fotokopi neşriyatın fanzin kabul edilmesi ironiktir. Bu noktada kendi içinde-içeriğinde tutarlı Dahke, Atonom, Kan-dil gibi fanzinleri öne çıkarmak, seçici olmak gereklidir. Legal basılmayan her şey fanzin değildir, keza legal basılan her şey de sistem içi değildir (bkz Underground Poetix). Biz de ömrümüz yettiğince fanzin çıkarmaya, karşıt-kültürün parçası olmaya, sokakları süslemeye, arıza çıkarmaya devam edeceğiz.

Fanzinimizin 2. nüshası İzmir de Hayalbaz’da olacak. Kadıköy ve Taksim de elden dağıtım yanında, ulaşamayanlar için Mephisto’lara da bırakılacak. Ayrıca kısa sürede Ankara ve Eskişehir’e de ulaştırmaya çalışıcaz. Başka dilek-istek olursa lütfen Şebeke’ye ulaşın


Umut ve sevgiyle…

Şebeke
Aralık 2009

Küçük İskender’in Söz Hakkı!

2 aylık şiir dergisi Yasak Meyve’nin son sayısında (kasım-aralık) geçtiğimiz aylarda bir anma toplantısında yaşanan tatsız olaylar ile ilgili metinler yer aldı. Fakat nedense bu metinler tek tarafın sözüne yer veren, diğer tarafı peşinen yok sayan bir
muhtevada olmasını, en az olay kadar üzücü bulduk. Biz bu anmada değildik, kim haklı-haksız tarafında değiliz; çünkü taraf değiliz ve tutulacak tarafı olmayan, nereden tutsan elinde kalan durumlara dahil değiliz.

Ama, her şeye rağmen sadece İskender’e yüklenip ve içerisinde realist şiirin 2 geleneksel ismine sayfalarca yer veren bir yasak meyve, nasıl cennetten kovulacaktır(ki önemli bir liberter yayında da görev almış, belli bir duruşu olan editöre sahipken)?
Ki aynı dönemde genç bir spor yazarı köşesinde İskender’in bir şiirinden alıntı yapması sonucu ‘ipne’ ilan edilmişken. Gerçeklik terörünün her alanda, hepimizi kuşattığı bir dünyada, sistem-dünya-toplum ile değil, insanların bir birleriyle mücadele etmesinin savunusu olamaz.

Ve, Türk toplumcu-gerçekçi şiirinin ödevi İskender’i her fırsatta itip-kakmaya mı çalışmaktır? Toplumcu değil toplum düşmanı, gerçekçi değil Gerçeküstücü olunmadır!

S.E.T

16 Aralık 2009 Çarşamba

ölümün kadını

en yükseğe...

15 Aralık 2009 Salı

Belgrad 6'lısı "Uluslararası Terörizm" ile Suçlanıyor!

11 Kasım 2009

IWA/AIT sekreterleri ve Sırp yoldaşlar bize az önce kötü haberleri ulaştırdılar, Belgrad'lı 6 anarko-sendikalist 5 Ekim'de yakalandılar ve o günden bu yana "uluslararsı terörizm" suçundan göz altında tutuluyorlar. 15 yıl hapis ile yargılanacaklar. 25 Ağustos'ta Yunanistan konsolosluğu duvarına yapılan graffitti ve sadece bir camı kıran petrol bombasını fırlatmakla suçlanıyorlar. Bu konuda Sırbistan hükümetinin elinde hiçbir kanıt yok, sadece bu olaya bir suçlu bulma çabasıyla bunu yapıyorlar. Doğrusu bu konuda Paris ve Belgrad'daki uluslararası polisler çok farklı değiller. Sanırız aynı eğitimden geçmişler...

Bu yüzden yoldaşlarımız şimdi uluslararası terörizm ile suçlanıyorlar. Bu da yakın zamanda birkaç aylık hücre hapisinde tutulmaları anlamına geliyor.

Yoldaşlarımızın hala bu karara itiraz edecek bir yol bulma şansları var. Detaylı bilgi yakında gelecek.

Bu arada, en kötü senayro şu an gerçekleşmiş durumda. Savaş çok uzun ve zorlu olacak ve yoldaşlarımızın dayanışmaya ihtiyacı var.

Ayrıca avukat ücretleri de aşırı derecede yüksek, eğer finansal yardımda bulunmak isteyenler olursa aşağıdaki adresten CNT AIT'e arkasında “Solidarité Belgrade” yazan çeklerini yollayabilirler.

CNT AIT
108 rue Damrémont
75018 PARIS

ps:
http://asi.zsp.net.pl/

13 Aralık 2009 Pazar

Extramucadele Saldırı ve İsmiyeli'nin Bayrağı


Dostumuz Extramucedele'nin web adresine yapılan faşizan saldırıyı protesto ediyoruz. Bu saldırıyı yapanlar, Extramucedele'nin özgür imgesi karşısındaki kendi güçsüzlüklerinin altını çizmişlerdir.

Extramucadele bu saldırıya uğradığı günlerce, büyük-majör sanatçımız Balkan Naci'nin bayrak çekmesini ne kadar kara mizah kalıbı içine alacağız?

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=&ArticleID=968897

Hertürlü milliyetçiliğe karşıyız; protesto yapıyorum diye otobüsteki kızı yakan idraksizliği de, gösteri yapanlara ateş açmayı güvenlik önlemi bilenleri de. Her türden ırkçılık ölümcüldür, öldürücüdür!

S.E.T.

11 Aralık 2009 Cuma

Bu Bir Sitüasyonist Sergi Değildir Video

Bölüm 1



Bölüm 2



Bölüm 3



Bölüm 4



ps: video için verdiği emekten teşekürler Berat Faika

10 Aralık 2009 Perşembe

no more clouds



Resim: ONSTON
Lirik: Bay Perşembe

3 Aralık 2009 Perşembe

Bashfully Persian


Bashfully Persian

Unfounded, foggy chateaux street,
There all my hands are unclothed, floundering,
Hidden and chapfallen at the bodily mountains.
Like a flood streaming around,
Sweet basils, dancing on breasts,
In every smell, blows the fragrant mind.

For centuries stringed up by the kings,
Aesthetic mind and the woman's luminescent belly...
A weak ivy droops dead.
Whispering breaths burn to never.
By the green hills, boiling bottle wanders around,
As I color the tavern path for myself.

From your feet shedded the sky,
As ages lie down to where we'd laid;
Judas kiss, spinous nose pin, intra muros...
From this last window that passed by,
My palms rise to moon,
But engage forever inside.

In my pockets starts bleed dim,
A violet frazzle at dawn,
Swinging opiums in my eyes...
Under the sleeping sands, rises up;
A Persian pot of my terrene dreams,
Shatters into a rough epoch;
The solitude pulls you out.

Through all the lands of the tears,
This off scene play,
Has always been bushfully applaud...

Ozan Durmaz

Yazan/Written by: Ozan Durmaz
Çeviri/Translation: Ozan Durmaz
Orjinal Metin/Original Text: "Utanarak Pers" by Ozan Durmaz

26 Kasım 2009 Perşembe

Erör-Cins action

GIORGIO DE CHIRICO

Bir duvar ele verilmiş bir başka duvar
Ve beni korur gölge ürkek gölgemden
Aşkımın dönüşü aşkımın etrafında
Tüm duvarlar beyaz bükülür çevresinde sessizliğimin

Sen, neyi korudun? Hissiz ve arı gök
Titreyen sen beni sakındın. Avuntuda ışık
Artık güneşin aynası olmayan göğün üzerinde
Gündüzün yıldızları, yeşil yapraklar arasında

Bilmeden dile gelenlerin anıları
Aczimin ustaları ve ben onların yerinde
Aşkın gözleri ve pek sadık ellerle
Tenha kılmak için içinde eksik olduğum bir dünyayı
Paul Eluard, 1924

Çev.Hande Koçak

23 Kasım 2009 Pazartesi

Nilgün Marmara Üstüne/Aras Keser

nilgün marmara, 1958'de istanbul'da doğdu. kadıköy anadolu lisesi'nden mezun olduktan sonra, boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı bölümüne girdi. mezuniyet tezi olan "sylvia plath'in şairliğinin intihar bağlamında analizi" ile eğitim hayatını tamamladı.

"bir sabah, bedenimin tüm hücrelerini ele geçirmiş bir acıyla uyandım. bundan böyle nereye baktığı bilinmeyen gözlerinizle her karşılaştığımda katlanacağım bir acıyla."

öfkeliydi nilgün marmara. doğduğu günden itibaren bütün hücrelerine yerleşen inançsızlık ve öfkeyle yaşıyordu. aslında yaşıyordu denilemez, ölümü bekliyordu.

"dirimsiz benim doğarken öldüğüm"

peki kime öfkeliydi? insanlara, düzene ama en çok hayata. anlayamadığı, anlamlandıramadığı, alışamadığı, katlanamadığı bu dünya ona her zaman fazla geliyordu. doğal olarak şiirleri de bu öfke ve inançsızlıktan besleniyordu. ilk kitabı 'daktiloya çekilmiş şiirler' çok fazla ilgi çekmese de, dönemin ve günümüzün bir çok şairini derinden etkilemiştir. nilgün marmara bir çok şiirini saklıyordu, hatta yok ediyordu. bu yüzden günümüze ulaşan şiirlerinin sayısı oldukça az. ikinci kitabı 'metinler' ölümünden sonra 1990'da yayımlandı.

yine ölümünden sonra yayımlanan günlüğü 'kırmızı kahverengi defter' belki de nilgün marmara'yı az da olsa anlayabilmemiz için eşsiz bir kaynak. bütün öfkesini; düzene, insanlara ve hayata duyduğu bütün öfkesini, günlüğüne kusuyordu adeta:

"ey tiksinç aydınlık! kusuluyor senin için bil"
"ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden yarıldıktan sonra seviniyorlar, canlıyız diye."

nilgün marmara'dan en çok etkilenen insan kuşkusuz ece ayhan'dır. ece ayhan, nilgün marmara üzerine bir çok metin yazmış, şiirlerinde de adını sıkça anmıştır. ece ayhan, nilgün marmara'ya 128 demiştir. 128'in ne anlama geldiğini şöyle açıklar:

"derslere pek girmeyen, umutsuzlar merdiveninde oturmayı seçen, çok tuhaf bir öğrenci" "bu öğrencinin numarasıdır 128"

ece ayhan'ın umutsuzlar sınıfının 128 no'lu öğrencisine duyduğu sevgi hiçbir zaman tükenmemiş ve nilgün marmara, ece ayhan'ın dizeleriyle yaşamaya devam etmiştir.


cemal süreya onun için "bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu olarak görüyordu." demişti.

nilgün marmara 13 ekim 1987'de evinin balkonundan atlayarak bekleyişine son verdi. ardında hissedebilenlerin hiç de yabancı olmadığı dizeler bıraktı.

bir de kahkahasını.

"üşümüşüm... ölülerimi taşıyordum. öyle sağır."

Aras Keser





kuğu ezgisi

kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.

ne zamandır ertelediğim her acı,
çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!



çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
büyüsünü bir içtenlikten alırsa
kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
sevda ile seslenir sizlere!
Nilgün Marmara

17 Kasım 2009 Salı

UYANIR UYANMAZ UYKU HALİNDE YAZILAN TABLOLAR

UYANIR UYANMAZ UYKU HALİNDE YAZILAN TABLOLAR
Ody Saban 1991
Birinci tablo:
Uçak, tren otobüs araba vapur at tan da daha uzun bir zaman
Içindeki tüylü kapılarla birlikte sevdiğim gizli gözler, göz kapakları ile açıklar
Okadar ki, düşündükçe, sürmeliler bir daha da süslenmişler ben uyur iken.
Pencerelerinden sıyrılmιşlar resmimden duvarlar camları ile birlikte ben otururken gökyüzünde, gerideki evin tavanı uzakta kalmιş
Ve halen şimdiki ev, öbür uzakta kalmιş evi tüm halen yiyememiş.
Bu yüzden gelinlik bel kayışları, çevre oldular masalarda
mahallilerin gözünün önünde şişmekte olacak göbeklerden alιndιlar.
Anamın elleri okşayarak değerler renkli çiçekli örtülere
Altın yaylalar, çizgi çizgi dallılar, şimdi hortlak olmuşlar
Yanyana çay bardakları boyunca, burun buruna, gök taşları mırıldanırlar, ayaklarιm dolanιrken halılara.
Bir kol’da masa, öbür el’de lâle kahkahalarımla
Gösteride düğümleri aça aça geçiyor sümüklü böcek
Haydarpaşa istasyonundaki durakta ihtimalen çok daha büyük incecik ipek böcekli örgülü bir denizin önünde, balık ağındanda hafif, öyle, yüreğim doğmuş yükselmeye bu uyanιşla.
Bir parmakta zıkkım, kavanozun dibinde incir,
Halk’a, halka halka kesilmiş hak’la beraber göz deliğim, öyle tualde.
Yazmak! Ancak aykırı olaraktan, evet!
Yoksa çıkmıyor tapınaksız sabahın ufku insanları deli eden hükümlerin üstünden yürüyerek.
Hülyâ’lı ay açιk mücevher, mecnunumun ağzı’da o da burada.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Mayıs Çocuklarına Özgürlük!

mantis

kaplanlara ve ayılara
cesaret veren
ey büyük annemiz
yaratan yargılayan
ve infaz eden kralımızın orduları
yüreğini gördüklerinde
tüfek çatıp ağladılar

hıçkıra hıçkıra
geceler boyu
sakat doğan kuzular gibi
evlere küsen
harabelere sığınan atlar gibi
kuarklar ve süpernova patlamaları
sustular

güzel mantis beni evine götür
lütfen
babamız hastadır şimdi
kardan yorganlar
ve eskiyen hikayelerde

baran

12 Kasım 2009 Perşembe

Özge Dirik Üzerine/ aras keser

Çıkmadı mı şairler yukarı ?



“26 yaşındaki Özge Dirik, oturduğu apartmanın 10’uncu katındaki dairesinden…”


Bir adam,bir mağazaya girer,sadece kitaplara bakan insanların arasından geçip “dergiler” bölümüne ilerler,”kuzey yıldızı” dergisini uzun araştırma ve deşmeler sonunda bulur ve dergi bölümünün en başına koyar,şüpheyle yaklaşan görevli kadın “napıyorsunuz” der,adam dergiyi eline alır,kendi şiirinin olduğu sayfayı açar ve “bu şiiri yazan benim arkadaşımdı,yakın zamanda öldü,onun için bu dergiyi en öne koymak istedim”der…

Çıkmadı mı?

…”atlayarak yaşamına son verdi.Polisler dirik’in dairesinde yaptıkları incelemelerde kapıda…”

“Hişt,duydun mu adam ölmüş,odtü iktisat mezunuymuş,sorunluymuş,
hee atlamış valla,yok istemem marketten bişey..ölmüş…”

“İkincil ruhla pisuar buluşmaları”.Özge yazmış,Özge ölmüş..şey demiş:


“Seçim sandığına bir defa gittim, tüm ideolojimi bir zarfa sığdırmam tam bir saat aldı, diğer insanların ideolojilerini sandığa boşaltmalarını engellediğim için karakolda bitti sonu.”


Yazık çocuğa.Çok düşünmüş ayol.Yok başka şiirleri de var yine benzer içerikli temalar…”Ağır ol bay düz yazı,Öteki siz,Hece,Varlık” falan oralarda yayınlamış.

Yukarı?

Sonrasızlık.”Ki en kötüsüdür öldükten sonra bile istemek”.26 yıl boyunca dünyada ne yapılır? Kaç canlı vardır.Küçükken salıncağı kırılan çocuğun suratında kaç tane gülümseme birikir.Bakma fotoğraflarına,öldüğünden habersiz…sen çok şey olmuşsun.Neden olmuşsun,bir yerde bir yanlışlık olmuş mudur?Yani,söylenmesi gerekenler ve yaşanması gerekenler…kaç tane insan bir toprağın içine gömülmüştür,sırf bu sebepten.
Seher eskidi.”Annem yanlış bir adamı seçtiği için,on bir taneydi bizde ayların sultanları.”Yalan söylemek kadar kolaydır gerçek,tek fark gerçeğin ne olduğunu bilmememiz..Ah! ne karamsar cümle,yoksa siz eski grunge tiplerden misiniz?.Ne kadar tuhaf her şeyiniz,bayım siz bir yalancısınız çünkü ölmek istediniz….


“demode bir don şimdilerde aşk
ağzını hangi musluğa dayarsan Ania,
kan karışacak şehrin içme suyuna”




“zorlama ve evde boğuşma izi olmadığını söylediler. Komşuları Dirik’in daha önce de intihara teşebbüs ettiğini iddia ettiler…”


İddia ediyorum.Hayatta olmak her anlamda yaşamaktır.Ve herkes kaldırabilir,bir bulantı cenazesi gibi içinden o eski ve ölmüş kadını.Kimse gömemez kimseyi “öldürdüğü gibi özenle”…Haa.Öyle bir şey yok. Ağustos ayında…atlamış…ölmüş.26 yaşındayken ölmüş.30 Tane şiir vasiyet bırakmış,kitaplaşsın demiş,kitaplaşmamış.Evet nick drake dinler,varoluşçuluk ile ilgilenirmiş(ondan ölmüş)..Askere gitmiş,yapmış,dönmüş,atlamış(“ On yedi kalp krizi gücü kırılır elbet”)Çalışırmış,işi de varmış,güzelmiş işi ama atlamış.(kapattım ışıkları)


“Yakınları,mutlu bir evlilikleri bulunan Dirik çiftinin maddi sorunu bulunmadığını intihara anlam veremediklerini söyledi…/Vatan Gazetesi”


Çirkin ördek derisi(nden eldiven imal eden bahaneler) diye bir şiiri varmış.”Bahsi geçen bir anne,çocuğunu öleceği yaşa büyütemediğinden dirense de”…Son yazdıklarından biriymiş ya da değilmiş.Annesi.Yok o ölmemiş.


Şairler,yukarı?


Aras Keser






S a h n e
Gıpta zamanlardan bir yaşam sırrı.
Devasa yalnızlıklara açılan kapılarda,
Tanrı misafiri umutlarınızla beraber,
Zilinizi de çalıp kaçıyor afacan çocuklar.

Safrasını bırakıyor gökyüzü üzerinize,
Yıldızınız dahi yok geceleri hüznünüze ortak.
Bir memurun masa örtüsünün altından çalınan kirası gibi,
Artık bakire değil gecenizin mavisi.

Savunmasız, açık kentleri ele geçiriyor ancak,
Engin tutkularınız, tutuklu kalmışlığı yarınlarınızın.
Ne zaman bir çiçek dalında kurusa,
Bir sevgilinin daha çok üzülmüşlüğü uzanıyor başucunuza.

Uykuya dalarken annesinin mutlu masallarıyla,
Uyanırken babasının acı öyküleriyle büyüyen çocukluğunuz için,
Şimdilerde aşk;
Kanamalı bir hasta için yara bandı yalnızca.

Hayatını cehaletin tanrılarına sıvazlarcasına,
Aşıdan habersiz bir annenin secdeye varışı gibi,
Yormuyor çocuğunuzun tanrıya yolculuğu.

Devşirilmiş devirlerden kalma hesap tabağı artıkları hayat.
Hangi şapka alkışa kaldırılsa içinde ölü bir tavşan.
Ve çok eskilerden bir sahne gözünüzün önünde,
Münir Özkul affetmeden, nefretle terkediyor çocukluğunuzu...

Özge Dirik

6 Kasım 2009 Cuma

Sürrealist Gruplar Üstüne Mektup

1966 ‘de Breton öldüğü zaman, 1969 yılında surrealist grup ikiye bölündü. 1970’de, sürrealistlerin moralleri bozulmuş olup dağılmaya başladıkları zaman, Vincent Bounoure, Michel Zimbacca (yaşıyor), Micheline Bounoure ve Marianne Van Hirtum ile Paris Surrealist grubunu yenilettirdi.

Bunlar iki erkek ve iki kadın idi. Iki kadın : Joyce Mansour ile Marianne Van Hirtum en iyi tanınmış şair olarak tanındılar surrealist hareketinde, Micheline Bounoure’da iyi bir ressam. Paris’te, toplantısız, yeni bir sürrealist hareketi inşaa ettiler. Yalnız surrealistler ve çok yakın sürrealistlerin arkadaşları için, “Sürrealist Bağ Bülten“ini, 200-300 tane olaraktan basmaya başladılar. 1970 den 1977’e kadar, çok iyi kalitede, 12 numara basıldı.

Bu bülten’de şiirler, resimler, çizgi resimler, eylem ve oyun önerileri, deneyimlerin öyküleri, teorik yazılar, sanatın işlevi üstüne Surrealist grup ile Herbert Marcuse’un ciddi müzakere’leri, oyun denemeleri üstüne Vratislav Effenberger ve tam olarak gizli Prag Sürrealist grubunun bülten içinde tartışmalı yazışmaları (sonuç olarak kolektif bir kitap basıldı, Sürrealizm Uygarlığı). 1977 yılιnda Paris Sürrelist grubu bu kitabι Paris’te bastı. Bu kitap gazetelerde büyük bir karışıklık yarattı. 1977 yılından itibaren, 12 bülten, bir önsözle, militan, yenilikli kurumsal, dünyaca tanınan ihtilalcı bir yahudi Michael Löwy tarafından yazıldı ve kitap halinde yayınlandı. Aynı yıl, Sürrealizm Uygarlıgı kitabinin yayinlanmasi sayesinde, yavaş yavaş sürrealistler her onbeş günde bir veya ayda bir kere, tekrardan görüşmeye başladılar.

Rafet, acaba Paris’te yaşanmış olan bu durumu, yani, buluşmazsızın, görüşülmeden bir Sürrealizm’in varlığını biliyor muydun? Prag’taki vahim durum tam tersine idi; sürrealist’ler her gün buluşuyorlardı, fakat ne yayınlıya biliyorlardı, ne sergi açabiliyorlardı, ne halk için de konuşa biliyorlardı, ne de kimseler surrealist bir grubun varlığını biliyordu. Acaba bu durumu biliyor muydun?

Sizin üyelere bu bilgileri yansıtmamın sebebi şu ki, çoğu kez, başka ülkelerin gruplarından surrealist’ler bu bilgileri bilmiyorlardı ve onlara aynı şeyleri söyledim ve yazdım. Sürrealizm yalınız şiir, başkaldırma, objektif bir rastlantı, sevgi ve saire değil, aynı zamanda belki başta ilk önce bir kolektif yaşam biçimidir diye düşünüyorum. Biz sürrealistler eski alışılmış geleneksel kuralları pek kullanmıyoruz, kuvvetimiz yeni kanunlar bulmaktır.

Böyle bir yönde gittiğinizi düşündüğüm için cok sevinçliyim.
Ody

Bugün Sürrealizm/Ody Saban


Mozaik dergisi 1996

5 Kasım 2009 Perşembe

uluslar arası sürrealist bildiri

Halihazırda Tutuklu Bulunan Sırp Anarko-Sendikacılar İçin Enternasyonel Sürrealist Beyan


Biz buradan 4 Eylül’den beri “uluslararası terörizm” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılan beş anarko-sendikacı Sırp için koşulsuz birliğimizi sunmaktayız. Sindikalna Konfederasyonu Anarşi-Sendikalaşma Girişimi üyeleri Tadej Kurep, Ivan Vulović, Sanja Dojkić, Ratibor Trivunac ve Nikola Mitrović, açlık grevi yapan Yunan aktivist Thodoris Iliopoulos adına dayanışma için yapılan bir eylemden sonra tutuklanmışlardır. Bu eylem Belgrad'daki Yunan Başkonsoloğluğu'nu hedef almıştır.

Sırp otoriteleri, baskıcı gücünü kullanabilmek için Yunan Konsolosluğu binalarına gelen küçük zararları bahane ederek, ASI üyelerini terörist olarak damgalamış ve somut delil olmaksızın bina cephesine zarar vermeye yönelik bu sözde suça istinaden onları gözaltına almıştır. Sırp polisini ilgilendiren asıl şey elbette ki bina ya da başka bir devletin konsolosluğuna olan saldırının sembolize ettiği şey değildir. Sözümona demokrasilerinin haddini aşmalarının ve militanları abuk subuk usûllerle tutuklamalarının asıl sebebi, uluslararası yardımlaşma ve sosyal kurtuluşa dair radikal politikaların gerçek etkisidir.

İtham edilenlerden biri olan Ratibor Trivunac enternasyonel sürrealist hareketin yandaşlarından biridir. Ancak sürrealizm, nasıl estetik sıhriyet ile benzerlik göstermiyorsa, aynı şekilde de kişisel ilişkilere bağlı özel bir klüp yapısında değildir. Bu beş zulme uğramış militanı (ve de altıncı olan ve birkaç gün sonra tutuklanan Ivan Savic’i), başkasının hakları için mücadele ile yaşam seçimi ve özgür yaşam amaçları bizim paylaştığımız görüş ile aynı olduğu için kardeşlerimiz olarak görüyoruz. Bir devlet, baskıcı elini bizden birinin üzerine attığında, hepimiz, gerçek evrensel özgürlük adına, burada ve hemen, savaşmaya kararlı oldukları için temel özgürlüklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalanlarla beraber tepkimizi belli etmeliyiz.
Beş yoldaşımızın ve arkadaşımızın hemen salıverilmelerini talep ediyoruz!
Özgürlük tutkusu sizin tüm hapishanlerinizden daha güçlüdür!

Yunanistan Sürrealist Grubu:
Grigoris Apostolides, Giannis Golfinopoulos, Manolis Daskalos, Alexandra Halkias, Diamantis Karavolas, Vangelis Koutalis, Sotiris Liontos, Helias Melios, Lefki Mossou, Makis Perdikomatis, Nikos Stabakis, Theoni Tabaki, Marianna Xanthopoulou, Giannis Xourias.
Nicosia: Kostas Reousis.

Leeds Sürrealist Grubu:
Gareth Brown, Stephen J. Clark, Kenneth Cox, Luke Dominey, Jan Drabble, Bill Howe, Caroline Jeffs, Sarah Metcalf, Mike Peters, Peter Overton, Martin Trippett.



Londra Sürrealist Eylem Grubu (SLAG):
Paul Cowdell, Merl Fluin, Aniano Henrique, Patrick Hourihan
Madrid Surrealist Grubu:
José Arias Taboada, Eugenio Castro, Manuel Crespo, Javier Gálvez, Jesús García Rodríguez, Vicente Gutiérrez Escudero, Bruno Jacobs, Lurdes Martínez, Julio Monteverde, Noé Ortega, Antonio Ramírez, José Manuel Rojo, María Santana y Ángel Zapata.
ve arkadaşları:
Sonia Ayerra, Rag Cuter, Andrés Devesa, Jesús González Gómez, Paul Hammond, Inés Mendoza, Emilio Santiago, Leticia Vera and the Al Margen Anarşist Grubu
Montreal Sürrealist Grubu:
Jean-Maurice Brouillet, Dominic Tétrault.
Paris Sürrealist Hareket Grubu:
Michèle Bachelet, Alfredo Fernandes, Jean-Pierre Guillon, Michaël Löwy, Marie-Dominique Massoni, Dominique Paul, Michel Zimbacca.

Omurga ve Maymuncuk (Quebec şehri) :
Enrique Lechuga, David Nadeau.
Rio-Plata /Buenos Aires-Montevideo Surrealist Grubu adına:
Juan Carlos Otaño.

Skupina Çek ve Slovak Sürrealistleri adına:
Frantisek Dryje, Katerina Pinosova, Bertrand Schmitt, Bruno Solarik
Stockholm Sürrealist Grupları, Johannes Bergmark
Sürrealist Eylem Türkiye
Chicago Sürrealist Grubu:
Penelope Rosemont, Paul Garon, Beth Garon, Gale Ahrens, David Roediger, Joseph Jablonski, Joel Williams, Jan Hathaway, Irene Plazewski, Janina Ciezadlo, Renay Kirkman, Tamara L. Smith.
Portland:
Brandon Freels, M.K. Shibek
St. Louis Sürrealist Grubu:
Richard Burke, Susan Burke, Andrew Torch, M. M. Morose.

Eric Bragg (www.surrealcoconut.com)

çeviri: Christine Sally

2 Kasım 2009 Pazartesi

International Surrealist Declaration for the Imprisoned Serbian Anarchosyndicalists

We hereby declare our unconditional solidarity with the five Serbian anarcho-syndicalists who have been imprisoned since September the 4th, facing the charge of “international terrorism.” Tadej Kurep, Ivan Vulović, Sanja Dojkić, Ratibor Trivunac and Nikola Mitrović, all members of Sindikalna konfederacija Anarho-sindikalistička inicijativa (ASI), were arrested some days after an action of solidarity with the Greek activist, and then-hunger striker, Thodoris Iliopoulos. The target of this action was the Greek embassy in Belgrade.

The Serbian authorities used the slight damages caused to the building of the Greek embassy as a pretext in order to exercise their repressive powers, labeling the members of ASI as “terrorist” and detaining them with no substantial evidence of their actual involvement in this so-called crime of damaging the façade of a building. It is not the building, of course, that concerns the Serbian police; neither is it the symbolism, per se, of an attack against the embassy of another state: the real impact of international solidarity and radical politics, with a view towards social emancipation, is what makes them transgress the limits of their supposed democracy, so as to imprison militants through farcical procedures.

Ratibor Trivunac, one of the accused, is a friend of the international surrealist movement. But surrealism is not an exclusive club of personal relations, any more than it is one of mere aesthetic affinities. We consider as our brothers all these five persecuted Serbian militants (and the sixth, Ivan Savic, who was arrested some days later) because their cause, their choice to live and to struggle for another, liberated life, is one that we share. When a state lays its oppressive hand upon one of us, we must all feel the threat to our freedom, we must all take a stand with those who risk being deprived of their elementary freedoms because they are determined to fight, here and now, for real universal freedom.

We demand the immediate release of our five comrades and friends!
The passion for freedom is stronger than any of your prisons!

Athens Surrealist Group:
Grigoris Apostolides, Giannis Golfinopoulos, Manolis Daskalos, Alexandra Halkias, Diamantis Karavolas, Vangelis Koutalis, Sotiris Liontos, Helias Melios, Lefki Mossou, Makis Perdikomatis, Nikos Stabakis, Theoni Tabaki, Marianna Xanthopoulou, Giannis Xourias.

Nicosia: Kostas Reousis.

Leeds Surrealist Group:
Gareth Brown, Stephen J. Clark, Kenneth Cox, Luke Dominey, Jan Drabble, Bill Howe, Caroline Jeffs, Sarah Metcalf, Mike Peters, Peter Overton, Martin Trippett.

Surrealist London Action Group (SLAG):
Paul Cowdell, Merl Fluin, Aniano Henrique, Patrick Hourihan.

Grupo Surrealista de Madrid:
José Arias Taboada, Eugenio Castro, Manuel Crespo, Javier Gálvez, Jesús García Rodríguez, Vicente Gutiérrez Escudero, Bruno Jacobs, Lurdes Martínez, Julio Monteverde, Noé Ortega, Antonio Ramírez, José Manuel Rojo, María Santana y Ángel Zapata.
and its friends:
Sonia Ayerra, Rag Cuter, Andrés Devesa, Jesús González Gómez, Paul Hammond, Inés Mendoza, Emilio Santiago, Leticia Vera and the Anarchist Group Al Margen.

Groupe Surréaliste de Montréal:
Jean-Maurice Brouillet, Dominic Tétrault.

Le Groupe de Paris du mouvement surréaliste:
Michèle Bachelet, Alfredo Fernandes, Jean-Pierre Guillon, Michaël Löwy, Marie-Dominique Massoni, Dominique Paul, Michel Zimbacca.

La Vertèbre et le Rossignol (ville de Québec):
Enrique Lechuga, David Nadeau.

on behalf of Grupo Surrealista del Río de la Plata/Buenos Aires-Montevideo:
Juan Carlos Otaño.

on behalf of Skupina Českých a Slovenských Surrealistů:
Frantisek Dryje, Katerina Pinosova, Bertrand Schmitt, Bruno Solarik.

Surrealistgruppen i Stockholm, Johannes Bergmark.

Sürrealist Eylem Türkiye

Chicago Surrealist Group:
Penelope Rosemont, Paul Garon, Beth Garon, Gale Ahrens, David Roediger, Joseph Jablonski, Joel Williams, Jan Hathaway, Irene Plazewski, Janina Ciezadlo, Renay Kirkman, Tamara L. Smith.

Portland:
Brandon Freels, M.K. Shibek.

The St. Louis Surrealist Group:
Richard Burke, Susan Burke, Andrew Torch, M. M. Morose.

Eric Bragg (www.surrealcoconut.com)

27 Ekim 2009 Salı

PUBLİC ENEMY

PUBLİC ENEMY

Exhibition-Fanzine- Street Art- Forum-Showing- Blog

Winter 2010

Project Coordinator: Rafet Arslan

Project Partner: KargART

Supporters: Underground Poetix, Aktif Kolektif, Hayalbaz Sanat, Sürrealist Eylem Türkiye, Punk-Art Kolektif



How to become a public enemy

İn the last three decades, conceptions of consensus and compromise have become the essential values of global culture-life style. As this culture based on the dialogue instead of conflict develops; tendency to docility of human existence gets deeper…

Evey alternative served in the daily life is based on “free” choices amongst intra-system role models. However, as long as human makes her/his choices within the existing mechanisms, s/he advances her/his own slavery. Then, this slavery can head towards a company as well as a church.


In the advancement of the concept of political correctness, both self and external censorship have their place in individual minds.

Every production or existence that don’t venture settling accounts with the world, civilization, human and being isolated will only strengthen the system. Thus, we have to organize our pessimism. Because organizing pessimism, in Bejaminian terms, means to banish the moral methaphor in the first place. We have to be violent, against the violence capturing everday life. We can start by remembering the fertile energy of nihilist aggression.


Liberation from the pornography produced in all aspects of life by the system will be with the a new pornography that will occur by exploding inside and transcending itself. This is the pornography politics.



The public enemy is against politics. The public enemy is agaist defiance as much as power, against the defiance that turns into a role model. Our need is a total rejection of any kind of sickness of the society. To foster new existences, new conditions and new mutations…
translated by: Michele

26 Ekim 2009 Pazartesi

aktif kollektif: piç hikaye









bir serginin bilinçaltı. ilk oda, ana rahmi...

18 Ekim 2009 Pazar

Yanan Ruhların Köprüleri yada Dicle Koğacıoğlu


Çok fazla acı var, dayanamıyorum- diyerek sonsuzluk köprüsüne doğru bedenini bıraktı Dicle hoca..
ve ekledi: paramı ve herşeyimi hayvanlara bağışlayın..
Dicle hocanın aydınlık yüzü; vakitsiz, zamansız, düzensiz 1 devrimin hayaletini fısıldıyor.
huzur için de yat!

Sürrealist Eylem Türkiye

16 Ekim 2009 Cuma

Phosphor 2



“It would not be an exaggeration to state that, without grasping the fundamental and continuing importance of objects (both poetically and critically) within the surrealist movement, one would fail to understand Surrealism itself.”

from the editorial, Of Phantoms and Representations, by Kenneth Cox

72 pages • B5 format • ISSN 1755-0009

texts, stories, poems images on the theme of

PHANTOM OBJECTS


includes

Bruno Solarik, Palpable Phantoms - as perceived by the interwar Czechoslovak surrealists

Tributes to Franklin Rosemont by Michaël Löwy and Guy Ducornet

Fetish and The Magic of Objects - two essays by Jan Švankmajer

Midland Red – a short story by John Hartley Williams

The Substanced Object and Melancholy Ghosts – two illustrated reflections by Eugenio Castro


Stephen J. Clark, The Absent Double – an essay on objects

Pervert, Tramp or Delinquent? - reflections by Peter Overton upon the game ‘Explorations of Absence’ played by Leeds Surrealist Group

poems by - Andrew Boobier, Franklin Rosemont


images by – Jan Drabble, Kathleen Fox, Peter Overton, Franklin Rosemont, John Welson

Price £ 6.00

plus additional postage – £0.76 UK 2nd Class

AIRMAIL: £1.90 Europe – £3.00 Rest of World

SURFACE MAIL: £1.80 Europe & Rest of World

Cheques / POs / IMOs payable to “Surrealist Editions”

to: Phosphor, 6 Aberdeen Grove, LEEDS, LS12 3QY, England

*** To transact via PayPal please email your order to surrealisteditions@surrealism.madasafish.com and you will receive a payment request ***

14 Ekim 2009 Çarşamba

Brassai- Gaffiti





1-passion graffiti
2- swastika graffiti

11 Ekim 2009 Pazar

Toplum Düşmanı- Action



Toplum Düşmanı Olabilmek İçin

Son 30 yıl içinde uzlaşma/konsensus kavramları küresel kültürün-hayat tarzının temel değerleri haline geldi.çatışma yerine müzakereyi temel alan bu kültür geliştikçe, insan var oluşunun uysallık eğilimi artmaktadır.

Gündelik hayatın sunduğu her seçenek, sistem içi rol modelleri arasından ‘özgürce’ seçim yapmak üzerine kuruludur. Oysa insanoğlu verili düzenekler içinde seçim yaptıkça köleliliği daha da artmaktadır. Arık bu kölelik her hangi bir kiliseye olduğu gibi, bir şirkete de yönelebilmektedir.

Politik doğruculuk denen kavramın ilerleyişiyle, dış sansür yanında otosansür de tek tek bireylerin beyinlerinde yer sahibi olmuştur.

Dünya ile uygarlık ile insan ile kökten hesaplaşmayı, yalnız kalmayı göze almayan her üretim ya da varoluş sistemi güçlendirmekten başka işe yaramayacaktır. Bu yüzden kötümserliğimizi örgütlemek zorundayız. Çünkü kötümserliği örgütlemek demek, kelimenin Benjaminci anlamıyla ilk başta ahlaki metaforu kapı dışarı etmek demektir. Gündelik hayatı ele geçiren şiddet karşısında, şiddetli olmalıyız. Nihilist saldırganlığın doğurgan enerjisini hatırlayarak işe başlayabiliriz
Sistemim hayatın her alanında ürettiği pornografiden çıkış, içten patlayarak pornografiyi aşacak; yeni bir pornografi ile olacaktır; porno politik ile mümkün olacaktır.



Toplum düşmanı politikaya karşıdır, iktidara olduğu kadar muhalefete de karşıdır, bir rol modeline dönen muhalifliği de karşıdır. İhtiyacımız toplumun taşıdığı her türlü hastalığa karşı, total bir reddiyedir. Yeni var oluşları, durumları, mutasyonları büyütmek için.

2009/Agustos
Rafet Arslan

TOPLUM DÜŞMANI

sergi-fanzin-sokak-forum-gösterim-blog

Kış 2010

Proje koordinatörü: Rafet Arslan

Proje Paylaşımcısı: KargArt

Proje Destekçileri: Underground Poetix, Aktif Kolektif, Hayalbaz Sanat, Sürrealist Eylem Türkiye

http://www.toplumdusmani-action.blogspot.com/

5 Ekim 2009 Pazartesi

Sürrealist Kent Olarak Paris-( 1 kolaj denemesi)











'Bu şeyler arasında tam ortasında, gerçeküstücülerin düşlerini en çok süsleyen nesne, Paris şehri durur. Ama yalnızca isyan onun gerçeküstücü yüzünü tümüye açığa çıkarabilir.Hiç bir yüz, bir şehrin gerçek yüzü kadar gerçeküstücü değildir.

Sefaletin, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda mimari sefaletin, iç mekanların sefaletinin, köleleştirilmiş ve köleleştiren şeylerin birden nasıl bir devrimci nihilizme dönüştürüleceğini ilk görenler bu kahinler, bu müneccimlerdir.'
Gerçeküstücülük/ W. Benjamin


AYÇİÇEĞİ

Pierre Reverdy'ye

Yaz biterken Halles'den geçen gezgin kadın

Ayak parmaklarının ucunda yürüyordu

Umutsuzluk, büyük ve güzel yılanyastıklarınını göğe yuvarlıyordu

Ve el çantasında tuzluklardan suretim vardı

Bir tek tanrının vaftiz anası içine çekti onları

Uyuşukluklar bir buğu gibi açılıyordu

Sigara içen köpekte

İçin ve karşı, nereye girdiler

Onlar genç kadına kötü bir gözle bakabilirdiler

Güherçilenin kadın büyükelçisiyle bir işimiz vardı

Ya da düşünce dediğimiz siyah fonda beyaz eğrinin elçisiyle

Fenerler kestane ağaçlarında usulca yanıyordu

Gölgesiz hanım Pont-au-Change'da diz çöktü

Gît-le-Coeur Sokağı, pullar eskisi gibi değildi

Gece vaatleri sonunda yerine getirilmişti

Gezgin güvercinler, hayat öpücükleri

Tam anlamların tülleri altında mızrak yemişler

Bilinmeyen güzelin göğsünde birleşiyorlardı

Paris'in göbeğinde bir çiftlik büyüyordu

Ve samanyoluna bakıyordu pencereleri

Çıkagelmişler yüzünden kimse oturmuyordu orda ama

Hortlaklardan daha çok adandığı bilinen çıkagelmişler

Bu kadına benzeyenler yüzücek gibiydi sanki

Ve aşkın içine biraz da kendilerinden katacaklardı

Onları içlerine atacaklar

Hiçbir duyumsal gücün tutsağı olmadım ben

Ve böylece Étienne Marcel heykelinin dibinde bir akşam

Kül kalıntılarında öten cırcırböceği

İşbirlikçi bir göz kırpıp bana

Geç André Breton, dedi.

ANDRÉ BRETON


'Kritik bir anda, herkesin dilinde bir sokak şarkısının biçimlendirdii bir hayat nasılbir şey olurdu dersiniz'
W.Benjamin

'Kitapları yutmayı reddetmenin vakti geldi artık. Kahretsin, kafanı kaldır ve sokağa bak- ne kadar tuhaf, belirsiz ve korunmalı değil mi? Oysa senin olabilir, harika bir şey bu!'
üçüncü bir sürrealist manifesto/A. Breton

'Esrarı ancak gündelik hayat içinde bulduğumuzda, yani gündelik olanı anlaşılmaz, anlaşılmazı da gündelik olarak gören diyalektik bir bakış sayesinde anlayabiliriz.'
W. Benjamin

PS:
Brassai; gerçeküstücü yayın ve romanlarda yer alan fotoğraflarının her hangi özel uğraş ile yada gerçeküstücü olsun diye çekilmediğini söyleyecektir. Ama bir kentin gerçek yüzünü çekem girişi, başlı başına bir gerçeküstücü eylem değil midir?
Bay Perşembe

Wilhelm Freddie








Wilhelm Freddie
(1909-1995)

1 Ekim 2009 Perşembe

EUREKA

Madde ve manevi evren üzerine mütevazi bir deneme

Edgar Allan Poe


Bu açılış cümlesini dehşetle karışık bir saygıyla yazıyorum : Burada okuyucunun kavrayışına sunulan konu en ciddi- en geniş- en zor- en yüce ruh halimin ürünüdür. Sözünü edeceğim kavramlar, bütün erişilmezliği içinde basit –basitliğine rağmen yeterince erişilmez- temalardır. Madde ve manevi evrenden bahsetmek istiyorum, bu evrenin özünü, kökenini, yaradılışını, şimdiki tanımını ve kaderini fizik, metafizik ve matematik yardımıyla anlayacağımızı sanıyorum. İnsanoğlunun sahip olduğu en muhteşem, en saygıdeğer şey olan zekayı sorgulamakta, dahası vardığım sonuçları ortaya atmakta aceleci davranmış olabilirim.

Joseph Beuys



TOPLUMSAL HEYKEL-
içinde yaşadığımız dünyayı
nasıl yoğurup biçimlendirebiliriz:
bir evrim süreci olarak heykel;
herkes sanatçı

J. Beuys


PS: Beuys ve öğrencileri sergisi sabancı müzesinde, söylemesi tuhaf ama:(

Eksiz Defteri


CİNS

29 Eylül 2009 Salı

Andy Goldsworthy/doğal alana müdahale





Goldsworthy için heylkeltraş mı demek doğru, fotoğrafçı mı, yoksa bir enstalasyon ustası mı?
sonuçta yaptıkları bir çeşit landart değil. ama tam olarak heykelde sayılmazlar. bende yarattıkları his daha çok mekana dair bir düzanleme, daha doğrusu müdahale peşinde koştuğu.
müdahale edip, iz bırakıp gitmesi onu kentlerin sokaklarına dağılmış, sokağın sanatçılarına ruh olarak yaklaştırıyor. ama Goldsworthy çoktan yabanı seçmiş bir adam.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Duvar/Barthes


Duvar, herkesin bildiği gibi yazıya bi davetti: kentlerde graffitisiz bir ek duvar bulunmaz. Sanki yüzeyin kendisi bir yazma enerjisi taşıyor gibidir, sanki yüzeyin kendisi yazıyordur yazıyı ve bu yazı bana bakar: üzerine yazılmamış bir duvar kadar gözetleme meraklısı başka bir şey yoktur, çünkü başka bir şeyin böyle büyük bir güçle izlenmesi, okunması olanaksızdır. Gizemli sözler son bulmuştur, dilbilgisindeki etken ve edilgen ayrımı yıkılmıştır: tanrıyı gördüğüm göz, onun beni gördüğü gözle aynı gözdür(Angelus Silesis). Duvara yazan hiç kimsedir ve bu yazılanları herkes okur. Bu nedenle duvar, simgesel olarak, modern yazının yerleştiği uzamdır.

ROLAND BARTHES

Banksy telefon kulübelerini seviyor!


New York'ta karşı-mimari bir çalışma

27 Eylül 2009 Pazar

TEKNİĞİN OLANAKLARIYLA YENİDEN ÜRETİLEBİLDİĞİ ÇAĞDA SANAT YAPITI 5- WALTER BENJAMİN

Çeviren : Ahmet Cemal
Kaynak : YKY Yayıncılık
Bölüm XIII, XIV, XV; Sonsöz

XIII

Sinemanın belirleyici özelliği, yalnızca insanın çekim aygıtı karşısında kendini sergileme biçiminden değil, fakat aynı zamanda bu aygıtın yardımıyla çevreyi betimleyiş biçiminden de kaynaklanır. Uğraşı ruhbilimine (Leistungspsychologie, occupational psychology) bir kez bakmak, aygıtın test etme edinçini görmeye yeterlidir. Ruh çözümlemeye (psikanaliz) bir kez bakmak ise, aynı edincin farklı bir yönden görülmesini sağlayacaktır. Gerçekte sinema algı evrenimizi, Freud'un kuramlarının yöntemleriyle gösterilebilecek yöntemlerle zenginleştirmiştir. Bundan elli yıl önce konuşmada yapılacak bir yanlışlık, az çok ayırdına varılmaksızın geçip gidebilirdi. Böyle bir yanlışlığın, daha önce yüzeysel bir akış sergiler gibi olan konuşmaya bir anda bir derinlik boyutu kazandırması, herhalde kuraldışıydı. Oysa ‘Günlük Yaşamın Psikopatolojisi'nden bu yana bu durum değişmiştir. Bu eser, daha önce ayırdına varılmaksızın, algılananların tümünden oluşma nehirde kayıp giden şeyleri aynı zamanda hem ayrıksı kılmış, hem de çözümlenebilir konuma getirmiştir. Sinema ise görsel algılar evreninin bütününde ve şimdi de akustik algılar evreninde tam algılama açısından buna benzer bir derinlik boyutunun kaynağı olmuştur. Filmin sergilediği edimlerin, tabloda ya da tiyatro sahnesinde betimlenenlerden çok daha kesin ve çok daha kabarık sayıda bakış açılarından çözümlenebilir olması, sözü edilen olgu bağlamının yalnızca öteki yüzüdür. Resim sanatıyla karşılaştırıldığında, filmde betimlenen edimi çok daha büyük ölçüde çözümlenebilir kılan nokta, durumun resim sanatındakiyle karşılaştırılamayacak kesinlik taşımasıdır. Perdede canlandırılanın, sahnedekiyle karşılaştırıldığında daha geniş ölçüde çözümlenebilir olması, perdedeki edimin çok daha kolaylıkla yalıtılabilmesinden kaynaklanır. Bu durumda, sanatla bilimin karşılıklı birbirlerinin içine girmelerini destekleyici bir 'eğilim bulunmaktadır -zaten söz konusu durumun asıl önemi de burada yatar. Aslında belli bir konumda net betimlenmiş bir devinimin -örneğin gövdedeki bir kas gibi-, sanatsal değerinin mi, yoksa bilimsel değerlendirilebilirlik niteliğinin mi daha çekici olduğunu söyleyebilmek, hemen hemen olanaksızdır. Fotoğrafın daha önce çoğu kez birbirinden ayrı düşmüş iki niteliğini, sanatsal kullanımı ile bilimsel değerlendirilmesini özdeş olarak algılanabilir kılmak, sinemanın devrimci işlevlerinden biri olacaktır.(24)

Sinema, dağarcığından yakın çekimler yaparak, tanış olduğumuz nesnelerin gizli ayrıntılarını vurgulayarak, kameranın dahice yönetimiyle sıradan ortamları irdeleyerek, yaşamımızı yöneten zorunluluklara ilişkin bilgileri arttırdığı gibi, bize daha önce hiç düşünülmemiş, dev bir devinim alanı da sağlar! Bir zamanlar içki evlerimizin ve büyük kentlerdeki caddelerin, bürolarımızın ve möbleli odalarımızın, tren istasyonlarımızın ve fabrikalarımızın arasına umutsuzca hapsolmuş gibiydik. Daha sonra sinema geldi ve zindandan oluşma bu dünyayı saniyenin onda biri uzunluğundaki zaman parçacıklarının dinamitiyle paramparça etti; şimdi bu dünyanın geniş bir alana dağılmış yıkıntıları arasında serüvenli yolculuklara çıkmaktayız. Yakın çekim mekanı genişletirken, ağır çekim devinimi geniş zaman parçalarına yayıyor. Büyütücü çekimde yalnızca insanın, bulanık da olsa, ''zaten'' gördüğünün belirgin kılınması söz konusu olmayıp, maddenin bütünüyle yeni yapısal oluşumları ortaya çıkmaktadır; bunun gibi, ağır çekim de yalnızca bilinen devinim motiflerini göstermekle kalmayıp, bu bilinenler içersinde bütünüyle bilinmeyenleri bulmaktadır; bunlar, ''hızlı devinimlerin ağırlaştırılmış görünümleri olarak değil, fakat kendine özgü bir kayışı, sallantıda konumu sergileyen, olağanüstü devinimler olarak etki yaratmaktadır.''(25) Kameraya seslenen doğanın göze seslenenden farklı olduğu da böylece somutlaşmaktadır. Bu farklılık, özellikle insanın bilinciyle etkin olduğu bir uzamın yerini, bilinçsiz etkinliğe sahne olan bir uzamın almasında ortaya çıkmaktadır. İnsan, ana çizgileriyle de olsa, insanların yürüyüş biçimlerine ilişkin bilgi edinebilir; ama aynı insanların, yürüme eyleminin saniyenin kesri kadar bir bölümünde nasıl davrandıkları konusunda hiçbir şey bilmediği kesindir. Bir çakmağa ya da kaşığa elimizi uzattığımızda bu, genel çizgileri açısından alışkın olduğumuz bir devinimdir; ama bu arada elimizle maden arasında aslında nelerin olup bittiğini, hele bu olup bitenlerin içinde bulunduğumuz çeşitli ruhsal durumlardan nasıl etkilendiğini hemen hiç bilmeyiz. İşte kamera bu noktada iniş ve çıkışlarıyla, devinimi kesişi ve yalıtmalarıyla, akışı ağırlaştırıp hızlandırmasıyla, büyütüp küçültmesiyle, yani yardımcı araçlarıyla işe karışır. Güdüsel-bilinçaltı alanını ancak ruh çözümlemeyle öğrenebilmemiz gibi, görsel-bilinçaltı konusunda da ancak kamera aracılığıyla bilgi edinebiliriz.

XIV
Eskiden beri sanatın en önemli görevlerinden biri, eksiksiz karşılanabilmeleri İçin zamanın henüz erken olduğu istemleri üretmek olmuştur.(26) Her sanat biçiminin geçmişinde bunalımlı dönemler vardır; bu dönemlerde söz konusu biçim, zorlamasız olarak ancak değişik bir teknik konumunda, başka deyişle yeni bir sanat biçimi içersinde ortaya çıkabilecek etkilerin gerçekleşmesi için zorlamada bulunur. Sanatta özellikle bu türden çöküş dönemlerinde görülen taşkınlıklar ve kalabalıklar, kaynaklarını gerçekte sanatın en zengin tarihsel güçlerinin odak noktasında bulurlar. Bu türden barbarlıkları en son olarak Dadaizm, kabarık sayıda sergilemişti. Bu akımın yönelimi, şimdi saptanabilmektedir: Dada akımı, izler çevrenin bugün sinemada aradığı etkileri, resim sanatının (ya da yazının) araçlarıyla üretmeye çalışmıştı. İstemlere yönelik, tam anlamıyla yeni ve dönüm noktası niteliğindeki her üretim, ereğinin dışına taşar. Dada akımı da, sinemaya özyapısı açısından çok uygun düşen tecimsel değerleri daha önemli yönelimler yararına -bu yönelimlerin bilincine doğal olarak burada betimlendikleri doğrultuda varmamış olmasına karşın- feda ettiği ölçüde, böyle bir konuma girmiştir. Dadacılar, kendi sanat eserlerinin tecimsel açıdan değerlendirilebilmesine, bunların birer ''tefekkür'' konusu olarak değerlendirilebilmesini önlemeye verdiklerinden çok daha az önem vermişlerdi. Bu önlemeyi sağlamak için sıkça başvurdukları yollardan biri de, İlke olarak kullandıkları malzemeyi aşağılamaya çalışmaktı. Dadacıların şiirleri birer ''sözcük salatası'' olup, müstehcen deyimler ve dile ilişkin olarak da akla gelebilecek her türlü kötü kullanımı içerir. Üstüne düğmeler ya da biletler yapıştırdıkları tabloları da bundan farklı değildir. Dadacıların böyle yollarla eriştikleri hedef, yaratıların atmosferini acımasız bir biçimde yıkmaktır; böylece, bu yaratıların üstüne üretimin araçlarıyla bir yeniden-üretimin utanç damgası basılmış olur. Arp'ın bir resmi ya da August Stramm'ın bir şiiri karşısında, Derain'in bir resmi veya Rilke'nin bir şiiri karşısında olduğu gibi bir yoğunlaşmaya, tutum almaya gidebilmek, olanaksızdır. Burjuvanın yozlaşma sürecinde toplumdışı bir akıma dönüşmüş olan derin düşünme eyleminin karşısına, toplumsal tutumun bir değişkesi niteliğiyle düşüncelerin dağıtılması eylemi çıkar.(27) Gerçekten de Dadaist açıklamalar, sanat yapıtını bir skandalın odak noktası yapmakla, dikkatleri oldukça köktenci bir tutumla başka yönlere çekmeyi başarmışlardır. Dadacılara göre sanat yapıtının her şeyden önce tek bir istemi, kamunun öfkesini uyandırma İstemini karşılaması gerekiyordu.

Daha önce insanı çağıran bir görünüm ya da ikna edici bir ton niteliğinde olan sanat yapıtı, Dadacılarda bir mermiye dönüşür. İzleyiciye çarpar. Dokunsal bir nitelik kazanır. Böylece Dadacı sanat yapıtı, filme duyulan istemi desteklemiştir; filmin dikkat dağıtıcı öğesi de birincil olarak dokunsal bir öğedir, başka deyişle olayların geçtiği yerlerin ve bakış açılarının değişimini temel alır; bütün bu söylenenler, darbeler halinde izleyiciye çarpar. Sinema perdesiyle, üstünde resmin bulunduğu tuvali karşılaştıralım. Sonuncusu, izleyiciyi derin düşünmeye davet eder; onun önünde insan, kendini çağrışımların akışına bırakabilir. Oysa izleyicinin aynı şeyi sinema çekimleri karşısında yapabilmesi, söz konusu değildir. Çünkü belli bir sahneye ilişkin çekim görüldükten hemen sonra, yerini bir başkasına bırakmıştır. Eski sahne saptanamaz. Sinemadan nefret eden, sinemanın önemi konusunda hiçbir şey anlamamış, ama yapısından bazı noktaları kavramış olan Duhamel, bu durumu şu notuyla tanımlamıştır: ''Artık düşünmek istediğimi düşünemiyorum. Düşüncelerimin yerini devingen görüntüler aldı.''(28) Gerçekten de bu görüntüleri izleyendeki çağrışımlar akışı, görüntülerdeki değişmeyle hemen kesintiye uğrar. Filmin, her şok etkisi gibi, ancak yoğun bir bilinç düzeyiyle yaşanabilecek olan şok etkisi, işte bu konumu temel alır.(29) Film, Dadaizmin henüz aynı zamanda ahlaki şok etkisinin ambalajı içersinde sakladığı fiziksel şok etkisini, teknik yapısının aracılığıyla bu ambalajdan kurtarmıştır.(30)

XV

Kitle, içinden halen sanat yapıtları karşısındaki alışılagelmiş bütün tutumların sanki yeni doğmuş gibi çıktığı bir kaynaktır. Nicelik, niteliğe dönüşmüştür: Çok daha büyümüş ve katılanlardan oluşma kitleler, katılmanın değişik bir türüne de kaynaklık etmiştir. Bu katılmanın önce yoz bir biçimle ortaya çıkması, izleyiciyi şaşırtmamalıdır. Ancak olayın yalnızca bu yüzeysel yanına önem verenlere de rastlanmıştır. Bunlar içersinde en radikal açıklamaları yapan, Duhamel olmuştur. Duhamel'in sinemada özellikle olumsuz bulduğu yan, sinemanın kitlelere aşıladığı katılma biçimidir. Duhamel'in filme ilişkin nitelendirmesi, şöyledir: “Ancak kölelere uygun düşebilecek bir vakit öldürme aracı, sıkıntılarının altında ezilen, bilgisiz, yoksul, çalışmaktan posaları çıkmış yaratıklar için düşünülebilecek bir eğlence... hiçbir yoğunlaşma istemeyen, hiçbir düşünme yetisini koşul kılmayan bir gösteri... yüreklerde hiçbir ışık yakmayan, günün birinde Los Angeles'ta 'star' olmak gibi gülünç bir umudun dışında, hiçbir umut uyandırmayan bir gösteri.''(31) Görüldüğü gibi, burada temelde eski bir yakınma söz konusudur: Kitleler, kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar, oysa sanat, izleyicisinden kendini toplayıp yoğunlaşmasını ister. Bu, aslında herkese ortak olan bir alandır. Soru, bu alanın filmin irdelenmesi açısından bir çıkış noktası oluşturup oluşturamayacağıdır. Burada yapılması gereken, soruna daha yakından bakmaktır. Oyalanma ile yoğunlaşma, aşağıdaki anlatıma izin veren bir karşıtlık oluşturur: Sanat yapıtının karşısında dikkatini toplayıp yoğunlaşan insan, bu eserin içine iner; söylencede, Çinli bir ressamın bitirdiği yapıtı karşısındaki yazgısı gibi, izleyici de sanat yapıtının içine girer. Oyalanan kitle ise sanat yapıtını kendi içine indirir. Bu konuda en çarpıcı örnek, yapılardır. Mimari, eskiden beri alımlanması dağınıklık sayesinde ve toplumca gerçekleştirilen sanat yapıtının ilk örneğini oluşturmuştur. Mimarinin alımlanmasına ilişkin yasalar, bu bağlamdaki en öğretici nitelikte yasalardır. Yapılar, insanlığa tarihinin ilk başlarından bu yana eşlik etmişlerdir. Pek çok sanat biçimi doğmuş, sonra geçmişe karışmıştır. Tragedya Yunanlılar'la birlikte doğar, onlarla birlikte yok olur, yüzyıllar sonra, ancak ''kuralları'' açısından yeniden canlanır. Kaynağı halkların gençlik döneminde bulunan epope, Avrupa'da Rönesans'la birlikte son bulur. Teknik anlamda tablo, ortaçağın bir yaratısı olup, varlığını hep koruyacağına ilişkin hiçbir güvence yoktur. Buna karşılık insanların konut gereksinimi, süreklidir. Yapı sanatı, hiçbir zaman çorak bir dönem yaşamamıştır. Bu sanatın tarihi, öteki bütün sanatlarınkinden eskidir; etkisini göz önünde somutlaştırmak ise, kitlelerle sanat yapıtı arasındaki ilişkiyle hesaplaşmaya yönelik her girişim bakımından önemlidir. Yapılar, ikili yoldan alımlanır: Hem kullanımla, hem de bu yapıların kullanılmasıyla. Daha iyi deyişle bu alımlama, hem dokunsal, hem de görsel yoldan gerçekleşir.

Böyle bir alımlama, örneğin turistlerin ünlü yapıların önündeki konumları gibi bir konumda tasarımlandığı takdirde, anlaşılamadan kalacaktır. Çünkü görsel alandaki yoğun iç gözlemin karşılığı, dokunsal alanda yoktur. Dokunsal alımlama, hem dikkatin yoğunlaştırılması, hem de alışkanlık aracılığıyla gerçekleşen bir alımlama değildir. Mimari söz konusu olduğunda alışkanlık, geniş ölçüde olmak üzere, görsel alımlamayı bile yönlendirir. Görsel alımlama da aslında yoğun bir dikkatten çok, geçerken şöyle bir ayırdına varma olgusundan kaynaklanır. Ancak mimarlık alanınca belirlenmiş bu alımlama, belli koşullar altında genel bir kurallar bütünü niteliğini de kazanır. Çünkü: Tarihin dönüm noktalarında insanın algılama aygıtına verilen görevlerin, salt görsellikle, yani yoğun iç gözlem aracılığıyla yerine getirilmesi olanaksızdır. Bu görevlerin üstesinden zamanın akışı içersinde dokunsal alımlamanın, yani alışkanlığın yönlendirmesiyle gelinir.

Alışmayı, dikkati dağınık olan da başarabilir. Dahası, belli görevlerin dikkat dağınıklığı konumunda yerine getirilmesi, bunları yerine getirmenin o insan için alışkanlığa dönüşmüş olduğunu kanıtlar. Sanatın yol açtığı biçimiyle dikkatin dağılması aracılığıyla, tam algılamanın yeni görevlerinin ne ölçüde yerine getirilebilir olduğu gizlice denetlenmiş olur. Genelde birey, böyle görevlerden kaçınma eğiliminde olduğundan, sanat bu görevlerin en güç ve en önemli olanına, kitleleri harekete geçirebileceği noktada saldıracaktır. Halen sanat, bu saldırıyı sinema alanında gerçekleştirmektedir. Dikkat dağınıklığı konumunda gerçekleşen ve ağırlığını sanatın bütün alanlarında daha çok duyuran, aynı zamanda da tam algılamadaki köklü değişimlerin belirtisi niteliğini taşıyan alımlama, sinemada kendine özgü bir deney aygıtı bulmaktadır. Film, yarattığı şok etkisiyle alımlamanın bu biçimine uygun düşmektedir. Film, yalnızca izleyiciyi bir bilirkişi tutumuna sokarak değil, ama sinemadaki bilirkişi tutumunun dikkati içermesini kural olmaktan çıkararak da kült değerini ikinci plana itmektedir. Bu konumda izleyici, dikkati dağınık bir izleyicidir.

Sonsöz

Günümüz insanlarının giderek proleterleşmesi ve kitle oluşumlarının çoğalması, aynı olayın iki ayrı yüzünden başka bir şey değildir. Faşizm, yeni oluşan, proleterleşmiş kitleleri, bu kitlelerin ortadan kaldırılmasını istediği mülkiyet ilişkilerine dokunmadan örgütleme çabasındadır. Faşizm, kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini (elbet haklarını tanımaya asla yanaşmaksızın) sağlamakta bulmaktadır.(32) Kitlelerin mülkiyet koşullarının değiştirilmesini isteme hakları vardır; faşizm ise bu koşulların konserve edilişini, sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir. Faşizm kendi içinde tutarlı olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle, yine faşizmin kült değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi, birbiriyle örtüşmektedir.

Politikanın estetize edilmesine yönelik bütün çabalar, tek bir noktada doruğuna yarar. Bu nokta, savaştır. En büyük boyutlardaki kitle hareketlerini geleneksel mülkiyet ilişkilerini değiştirmeden koruyarak belli bir hedefe yöneltmeyi, yalnızca ve yalnızca savaş sağlayabilir. Olayın politika açısından ifadesi budur. Teknik açıdan ifadesi ise şöyledir: İçinde yaşanılan zamanın bütün teknik araçlarını, mülkiyet koşullarını koruyarak harekete geçirmeyi yalnızca savaş sağlayabilir. Faşizmin savaşı yüceltme eyleminin bu kanıtları kullanmaması, doğaldır. Ama bu kanıtları gözden geçirmek, yine de öğreticidir. Marinetti'nin, Etiyopya'daki sömürge savaşına ilişkin manifestosunda şöyle denilmektedir: ''Yirmi yedi yıldan bu yana biz fütüristler, savaşın estetiğe aykırı diye nitelendirilmesine karşı çıkmaktayız... Bu bağlamda yaptığımız saptamalar, şunlardır: ...Savaş güzeldir, çünkü gaz maskeleri, korkutucu megafonlar, alev makineleri ve tanklar aracılığıyla insanın, boyunduruk altına alınan makine üzerindeki egemenliğine gerekçe kazandırır. Savaş güzeldir, çünkü insan bedeninin o düşlenen konumunu, metalleştirilmesi konumunu kutsayarak gerçeğe dönüştürür. Savaş güzeldir, çünkü çiçekler açan bir çayırı mitralyözlerin ateşten orkideleriyle zenginleştirir. Savaş güzeldir, çünkü tüfek ateşini, top atışlarını, ateşin kesildiği anları, parfüm ve çürüme kokularını tek bir senfoni halinde birleştirir. Savaş güzeldir, çünkü büyük tanklarınki, geometrik uçak filolarınınki, yanan köylerden yükselen duman helezonlarınınki gibi yeni mimari biçimler ve daha pek çok şeyler yaratır... Ey fütürizm şairleri, yazarları ve sanatçıları... bir savaş estetiğine ilişkin bu temel ilkeleri anımsayın; anımsayın ki, yeni bir şiir ve yeni plastik sanatlar uğruna harcadığınız çabalar yine sizin ışığınızla aydınlansın!(33)

Bu manifestonun ayrıcalığı, çok açık oluşudur. Sorunları ortaya koyma biçimi açısından ise diyalektik düşünen birince benimsenmeye layıktır. Bu manifestoya bugünün savaşının estetiği şöyle görünmektedir: Üretim güçlerinin doğal yoldan değerlendirilmesi mülkiyet düzenince önlenirken, teknik araçların, temponun, güç kaynaklarının yoğunlaşması, doğal dışı bir değerlendirmeye zorlamaktadır. Bu doğal dışı değerlendirme, savaş aracılığıyla gerçekleşmektedir; savaş, yıkımlarıyla toplumun tekniği kendi organı kılmaya yetecek olgunlukta olmadığının, tekniğin de toplumun temel güçlerini yenecek ölçüde gelişmediğinin kanıtını sergilemektedir. Emperyalist savaş, en korkunç çizgileriyle, dev üretim araçlarıyla, bunların üretim süreci içersindeki yetersiz değerlendirilmesi arasında uzanan uçurum tarafından (başka deyişle, işsizlik ve sürüm pazarlarının eksikliği tarafından) belirlenmektedir. Emperyalist savaş, toplumun doğal malzemesinden yoksun kıldığı istemleri ''İnsan malzemesi''nin yardımıyla karşılayan tekniğin bir başkaldırısıdır. Teknik, nehirleri kanalize edecek yerde, insan selini siperlere yöneltmekte, uçaklarından tohum atacak yerde kentlere yangın bombaları yağdırmaktadır; gaz savaşında ise Aura 'yı yeni bir biçimde ortadan kaldırmaya yarayan bir araç bulmuştur. ''Fiat ars, pereat mundus'' (“Sanat olsun, isterse dünya batsın” Ç.N) diyen faşizm, tekniğin değişime uğrattığı, duyusal algılamanın sanatsal düzlemde doyuma ulaştırılmasını, Marinetti'nin itiraf ettiği gibi, savaştan bekler. Bu, herhalde tam anlamıyla sanat sanat içindir'in gerçekleşmesi olmaktadır. Bir zamanlar Homeros'ta, Olimpos Dağı'ndaki tanrıların gözünde bir tür sergi malzemesi olan İnsanlık, şimdi kendi kendisi için bir sergi malzemesi olup çıkmıştır. Kendine yabancılaşması, ona kendi yıkımını birinci sınıf bir estetik haz kaynağı niteliğiyle yaşatacak boyutlara varmıştır. Faşizmin politikayı estetize etme çabalarının vardığı nokta, İşte budur. Komünizm, buna sanatın politize edilmesiyle yanıt verir.

NOTLAR
24) Bu durumun bir benzerini aradığımız takdirde, aydınlatıcı bir örnekle Rönesans dönemi resim sanatında karşılaşırız. Çünkü bu dönemde de karşımıza, eşsiz yükselişini ve önemini başka nedenlerin yanı sıra, bir dizi yeni bilimi ya da en azından yeni bilimsel verileri özümsemesine borçlu bulunan bir sanatla karşılaşmaktayız. Bu, anatomi, perspektif, matematik, meteoroloji ve renkler öğretisi alanlarında savlar ileri süren bir bilimdir. Bu konuda Paul Valery, şöyle yazar: ''Bir Leonardo'nun kimi istemleri, bugün bize son derece yadırgatıcı gelmektedir; Leonardo, resim sanatını en yüksek hedef ve bilginin en üstün düzeyde sergilenmesi saymıştı, ama bunu yaparken, kendi inancı doğrultusunda, her şeyi bilmeyi bir istem olarak ileri sürüyordu ve bu arada, derinliği ve netliğiyle bugün bizleri şaşkınlığa sürükleyen kuramsal bir çözümlemeye girişmekten de korkmuyordu.'' (Paul Valery: Pièces sur l'art, 1. c., s. 191, ''Autour de Corot''.)

25) Rudolf Arnheim, 1. c., s. 138.

26) André Breton, şöyle der: ''Sanat eseri, geleceğin refleksleriyle titreşimler geçirdiği ölçüde değer taşır." Gerçekten de her gelişmiş sanatsal biçim, üç gelişme çizgisinin kesişme noktalarında yer alır. Önce teknik, belli bir sanat biçimine yönelik olarak işlerlik kazanır. Film ortaya çıkmazdan önce fotoğraf kitapçıkları vardı; bunların içindeki resimler, başparmağın bastırılmasıyla birlikte izleyicinin önünden hızla geçerek bir boks ya da tenis maçını sergilerdi; pazarlarda ise, bir kol çevirmeyle resimleri hızla kayan otomatlar bulunmaktaydı. -Ayrıca, geleneksel sanat biçimlerinin, gelişmelerinin belli evrelerinde, daha sonra yeni sanat biçimlerince zorlamasız hedeflenen etkileri elde etmek için büyük çaba harcadıklarına tanık olunur. Film geçerlik kazanmazdan önce, Dadaistlerin çeşitli düzenlemelerle izleyicilerle aşılamayı amaçladıkları devinimi sonradan bir Chaplin, doğal bir biçimde yaratabilmiştir. Üçüncü olarak, çoğu kez belirgin olmayan, toplumsal değişimler, alımlama, daha sonra yeni sanat biçiminin işine yarayacak değişimlere yol. açarlar. Film kendi izlerçevresini oluşturmazdan önce, panorama aracılığıyla (artık hareketsiz olmaktan çıkmış) resimler, toplanan izleyicilere sunulmaktaydı. İzleyiciler, üstünde stereoskoplar bulunan bir paravanın önünde yer alırlardı ve her izleyiciye bir stereoskop düşerdi. Bu stereoskopların önünde otomatik olarak beliren tek tek resimler, kısa süre kaldıktan sonra yerlerini başkalarına bırakırlardı. Edison da (daha sinema perdesi ve projeksiyon tekniği bulunmazdan önce), ilk film şeridini, gözlerini içinden resimlerin hızla geçtiği aygıta diken, küçük bir izleyici kitlesine sunduğunda benzer bir yöntemle çalışmak zorunda kalmıştı. –Şunu da belirtmek gerekir ki, panorama bağlamında, gelişmeye ilişkin son derece belirgin bir diyalektik dile gelmektedir. Film, izlemeyi kolektif bir izlemeye dönüştürmezden kısa bir süre önce, bu çok kısa sürede eskiyen kuruluşların stereoskopları önünde resimlerin tek tek bireylerce izlenmesi, tıpkı bir zamanlar rakiplerin Tanrı tasvirlerini hücrelerde tek başlarına izlemeleri kadar somut bir konum kazanmıştı.

27) Bu derin düşünmenin tanrı bilimsel ilk örneği, kendi Tanrısıyla yalnız kalma bilincidir. Burjuvazinin parlak dönemlerinde kilisenin vesayetinden kurtul.maya yönelik özgürlük bilinci, güç kaynağını bu bilinçte bulmuştur. Aynı bilinç, çöküş dönemlerinde, toplum tekniğinin Tanrıyla ilişkilerinde kullandığı güçleri toplumsal konularda kullanmaktan kaçınma eğilimini göz önünde bulundurmak konumunda kalmıştır.

28) Georges Duhamel: Scènes de la vie future. 2e éd., Paris 1 930, s. 52.

29) Sinema, günümüzde yaşayan insanların göğüslemek zorunda oldukları, yoğunluğunu arttırmış yaşam tehlikesine uyan sanat biçimidir. Kendilerini şok etkilerine açma gereksinimi, insanların kendilerine yönelik tehlikelerle uyum sağlama biçimlerinden biridir. Sinema, tam algılama aygıtının uğradığı köklü değişimlere uygun düşen bir biçimdir -burada sözü edilen değişimler, bireysel yaşam ölçütünde olmak üzere günümüz büyük kentinin trafiği içersinde her bireyin, tarihsel ölçüt de içersinde olmak üzere, bugünün her vatandaşının yaşadığı değişimlerdir.

30) Sinemadan, Dadaizm için olduğu gibi, Kübizm ve Fütürizm için de önemli ipuçları elde edebilmek olanaklıdır. Her iki akım da, aygıt yardımıyla gerçekliğe inebilme konusunda yetersiz sanatsal girişimler niteliğinde ortaya çıkmaktadır. Bu akımlar deneyleri sırasında, sinemadan farklı olarak, aygıtı, gerçekliği sanatsal düzlemde betimlemek için değil, fakat betimlenen gerçeklikle betimlenen aygıt arasında bir tür kaynak işlemini gerçekleştirmek için kullanmaktadırlar. Bu arada Kübizmde ağırlıklı rol oynayan nokta, optiği temel alan bu aygıtın yapısına ilişkin sezidir; Fütürizmde ise, bu aygıtın film şeridinin hızlı dönüşü sırasında geçerlik kazanan etkilerine yönelik bir önsezi söz konusudur.

31) Duhamel, 1. c., s. 58.

32) Burada da, özellikle propaganda açısından taşıdığı önem hiçbir zaman yeterince anlatılamayacak haftalık haberler göz önünde tutulduğu takdirde, teknik bir nokta önem kazanmaktadır. Kitlesel yeniden-üretime, kitlelerin yeniden-üretimi özellikle uygun düşmektedir. Büyük şenlik alaylarında, dev toplantılarda, spor türündeki kitlesel gösterilerde ve savaşta -ki, bugün bunların hepsi de çekim aygıtına açıktır- kitle kendi yüzüyle karşılaşmaktadır. Kapsamını ayrıca vurgulamaya gerek duymadığımız bu olgu, yeniden-üretim ya da çekim tekniğiyle çok yakından ilintilidir. Genelde kitlesel hareketler, aygıta, bakışlara olduğundan çok daha açık ve seçik gözükür. Yüz binlere ait kareler, en iyi kuşbakışı görülebilir. Her ne kadar bu perspektif, insan gözüne de aygıta olduğu kadar açıksa da, gözün kaptığı görüntüde bir büyütme, çekimdeki durumun tersine, olanaklı değildir. Başka deyişle, kitlesel hareketler ve bu arada savaş, insan davranışlarının aygıta özellikle uygun düşen bir biçimini temsil etmektedirler.

33) cit. La Stampa Torino.

TEKNİĞİN OLANAKLARIYLA YENİDEN ÜRETİLEBİLDİĞİ ÇAĞDA SANAT YAPITI 4 - WALTER BENJAMİN

Çeviren : Ahmet Cemal
Kaynak : YKY Yayıncılık
Bölüm X, XI, XII

Pirandello'nun anlatışıyla, oyuncunun aygıt önündeki yabancılığı, insanın aynada kendi görüntüsü karşısında duyumsadığı yabancılıkla aynı türdendir. Gelgelelim aynadaki görüntü artık insandan ayrılabilir, taşınıp götürülebilir olmuştur. Peki nereye götürülmektedir bu görüntü? izleyicinin önüne.(20) Sinema oyuncusu, bunun bilincinde olmaktan bir an için bile kurtulamaz. Sinema oyuncusu, aygıtın önünde dururken, hakkında yargıya varacak son makamın izler çevre olduğunu bilir; bu, pazarı oluşturan alıcıların yarattığı izler çevredir. Sanatçının yalnızca çalışma gücüyle değil, ama teni ve saçlarıyla, yüreğiyle ve tüm benliğiyle kendini adadığı bu pazar, sanatçı açısından, kendisi için öngörülen edimi gerçekleştirme anında, fabrikada üretilen bir mal ne kadar uzaktaysa, o ölçüde uzaktadır. Pirandello'ya göre, sanatçının aygıt önünde kapıldığı tutuklukta bu olgunun da payı yok mudur? Sinema, atmosferin (Aura) zayıflamasına, personality'yi stüdyonun dışında yapay yoldan kurarak yanıt verir. Sinema alanındaki kapital tarafından desteklenen star kültü, kişiliğin artık çoktandır ancak bu kişiliğin mal karakteri içersinde varlığını sürdürebilen büyüsünü konserve eder. Sinemadaki kapital ağırlığını koruduğu sürece, genelde bugünün sinemasından beklenebilecek tek devrimci nitelikteki hizmet, sanata ilişkin geleneksel tasarımlara yönelik devrimci bir eleştiriyi gerçekleştirmektir. Günümüz sinemasının özel durumlarda bunun da ötesine geçerek, toplumsal koşullara, dahası mülkiyet düzenine yönelik bir eleştiriyi destekleyebileceğini yadsımıyoruz. Ancak bu, ne bizim araştırmamızın, ne de Batı Avrupa'daki film üretiminin ağırlık noktasını oluşturmaktadır. Hem sinemanın, hem de sporun tekniği açısından ortak olan nokta, herkesin bu alanlarda sergilenen edimleri yarı uzman niteliğiyle izlemesidir. Bu olguyu anlayabilmek için, bisikletlerine dayanmış olarak bir bisiklet yarışının sonuçlarını tartışan genç gazete satıcılarına bir kez kulak vermek, yeterlidir. Gazete yayımcılarının kendi gazeteci çocukları için yarışmalar düzenlemesi, boşuna değildir. Bu yarışmalar, katılanlarca büyük ilgiyle karşılanır. Çünkü katılanın gazete satıcılığından bisiklet yarışmacısına yükselme şansı vardır. İşte bunun gibi, haftalık haberleri veren filmler de herkese, yoldan rasgele geçmekte olan biriyken, figüranlığa yükselme şansını sağlar. Hatta bu kişi kimi koşullarda –Wertoff’un Lenin Üzerine Üç Şarkı'sını yada Ivens'in Borinage'ını anımsayalım- kendini bir sanat eserine dahil edilmiş olarak da görebilir. Günümüzde yaşayan her insan, filme çekilmesi yolunda bir istemde bulunabilir. Günümüz yazınının tarihsel konumuna bir göz atmak, bu istemi belirgin kılmanın en iyi yoludur. Yazın alanında yüzyıllar boyunca az sayıda yazarın karşısında binlerce okur yer almıştı. Bu durumda geçen yüzyılın sonuna doğru bir değişiklik oldu. Okur kitlesinin hizmetine sürekli olarak yeni politik, dinsel, bilimsel, mesleki ve yöresel organlar sunan basının kapsamının genişlemesiyle birlikte, okur kitlesinin gittikçe daha büyüyen bölümleri de –önceleri yalnızca zaman zaman olmak üzere- yazı yazanlar arasına katıldı. Bu, günlük basının okurlara ''Mektup Köşesi'' açmasıyla başladı; günümüzde ise çalışma süreci içersinde yer alan bir Avrupalının herhangi bir yerde bir iş deneyimini, bir yakınmasını, bir söyleşiyi ya da bunlara benzer şeyleri herhangi bir yerde yayınlatma fırsatını bulamaması, ilke olarak hemen hiç söz konusu değildir. Böylece yazar ile izler çevre arasındaki ayrım, temel özyapısını yitirmeye yüz tutmuştur. Bu ayrıma dönüşmektedir. Okur, her an bir yazara dönüşmeye hazırdır. Uç noktada ayrımlaşmış bir çalışma süreci içersinde zorunlu olarak iyi kötü bir uzman konumuna gelen okur -bu uzmanlığı önemsiz bir noktaya ilişkin bulunsa bile-yazanlar kitlesine girme olanağını kazanabilmektedir. Sovyetler Birliği'nde emeğin kendisi söz sahibi olmaktadır. Ve bu emeğin söz aracılığıyla betimlenmesi, işin gerçekleştirilmesi için gerekli yetinin bir bölümünü oluşturmaktadır. Yazınsal yeterlilik, kaynağını artık uzmanlık eğitiminde değil, ama politeknik eğitimde bulmakta, böylece de kamunun ortak varlığına dönüşmektedir.(21) Bütün bunlar, sinemaya da rahatlıkla uygulanabilir; yazın alanında yüzyıllar sürmüş değişimler, sinema alanında bir onyıl içersinde gerçekleşmiştir. Çünkü sinemadaki uygulamada -özellikle de Rus sinemasında- bu değişim, yer yer zaten tamamlanmıştır. Rus filmlerinde karşılaşılan oyuncuların bir bölümü, bizim anladığımız gibi oyuncular olmayıp, -birincil olarak çalışma süreçleri içersinde- kendilerini betimleyen kişilerdir. Batı Avrupa'da sinemanın kapitalist sömürüsü, günümüz insanının kendine yönelik çoğaltıma ilişkin haklı isteminin göz önünde bulundurulmasını engellemektedir. Bu koşullar altında sinema endüstrisi, yanılsamacı gösteriler ve anlamı bulanık kurgular aracılığıyla kitlelerin katılımını sağlama konusunda her türlü yarara sahiptir.

XI

Bir filmin, özellikle de bir sesli filmin çekimi, daha önce hiçbir yerde ve hiçbir zaman düşünülmemiş bir görünüm sergiler. Bu süreç içersinde, kamera, ışıklandırma mekanizması, asistanlar vb. gibi filme doğrudan girmeyen öğelerin izleyicinin bakış alanına girmeyeceği tek bir bakış açısının bile varlığı söz konusu değildir. (Bunun olabilmesi için, izleyenin gözbebeğinin ayarının kamera gözünün ayarına uyması gerekir.) İşte bu olgu, öteki olgulardan çok daha ileri ölçüde olmak üzere, film stüdyosundaki bir sahne ile sahnedeki bir sahne arasında varlığı düşünülebilecek benzerlikleri yüzeysel ve önemsiz kılar. Tiyatroda ilke olarak, oradan bakıldığında olup bitenlerin hemen yanılsama diye görülmeyeceği bir nokta vardır. Sinemada çekilen sahne bağlamında ise böyle bir nokta bulunmamaktadır. Filmin yanılsamacı doğası, ikincil bir doğadır; montajın bir sonucudur. Bunun anlamı şudur: Film stüdyosunda aygıt, gerçekliğe öylesine derinliğine girmiştir ki, bu gerçekliğin aygıtın oluşturduğu yabancı cisimden özgür kılınmış, arı görünümü, ancak özel bir yöntemin uygulanmasıyla, yani buna göre ayarlanmış bir kamerayla yapılacak çekimle ve bunlarla aynı türden başka çekimlerin montajda birleştirilmesiyle elde edilebilir. Gerçekliğin aygıttan özgür kılınmış görünümü, burada gerçekliğin düşünülebilecek en yapay görünümüne dönüşmüş, dolaysız gerçekliğin görünümü ise teknik alanında ender bulunur bir çiçek olup çıkmıştır.

Tiyatrodakinden böylesine ayrılan olgu bağlamı, daha aydınlatıcı nitelikteki olmak üzere, resim sanatı alanındaki olgu bağlamıyla karşılaştırılabilir. Burada soracağımız soru şudur: Kameraman ile ressamın karşılıklı konumları nedir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için, temelini cerrahi alanından bildiğimiz operatör kavramında bulan bir yardımcı kurguya başvuracağız. Cerrah, karşı kutbunda büyücünün yer aldığı bir kutbu simgeler.

Elini hastanın üstüne koyarak onu iyi eden büyücünün tutumu, hastanın bedeninin içine müdahalede bulunan cerrahın tutumundan farklıdır. Büyücü, kendisiyle tedavi gören arasındaki doğal uzaklığı korur; daha kesin deyişle, bu uzaklığı bir yandan -elini koyarak- önemsiz ölçüde azaltırken, öte yandan da -otoritesinin gücüyle- çok arttırmış olur. Cerrahın davranışı ise bunun tersinedir: O, söz konusu uzaklığı -hastanın içine girerek- çok azaltırken, elini organların arasında gezdirirken gösterdiği özenle yine bu uzaklığı biraz arttırmış olur. Özetle, operatör, büyücüden farklı olarak (ki, bugünün pratisyen hekiminin de biraz büyücülük yanı vardır) asıl önem taşıyan anda hastasına bir insan gözüyle değil, neşteriyle açacağı bir gövde gözüyle bakar. Büyücü ile operatör arasındaki ilişki, ressamla kameraman arasındaki ilişki gibidir. Ressam, çalışması sırasında verili olgu ile kendisi arasında doğal bir uzaklık bırakır, buna karşılık kameraman, olgunun dokusunun derinliklerine girer.(22) Her ikisinin oluşturdukları resimler, birbirinden çok ayrıdır. Ressamınki bütünsel bir resimdir; kameramanınki ise parçalanmış bir resimdir ve bu resmin parçaları yeni bir yasaya göre bir araya gelir. Böylece gerçekliğin film yoluyla betimlenmesi, bugünün insanı, için başkalarıyla karşılaştırılamayacak önemdedir, çünkü bu betimleme türü, insanın sanat eserine yöneltmekte haklı olduğu bir istemi, gerçekliğin aygıttan özgür görüntüsüne ilişkin istemi, özellikle aygıtla en yoğun kaynaşma içersinde oluşundan ötürü, karşılayabilmektedir.

XII

Sanat eserinin tekniğin yardımıyla çoğaltılabilirliği, kitlenin sanatla olan ilişkisini değiştirmektedir. Örneğin bir Picasso karşısında son derece geri olan kitle, bir Chaplin karşısında en ilerici tutumu takınabilmektedir. Bu arada ilerici tutumu belirleyen nokta, bakmaktan ve yaşamaktan alınan zevkin bu tutum içersinde uzmanca bir değerlendirmeyle dolaysız ve yoğun bir ilişki kurmasıdır. Böyle bir ilişki, önemli bir toplumsal göstergedir. Çünkü bir sanatın toplumsal açıdan taşıdığı önem azaldığı ölçüde, izleyici kitlesi içersinde eleştirel tutum ile tat almaya yönelik tutum arasında -resim sanatında açıkça görüldüğü gibi-, bir ayrılık ortaya çıkar. Geleneksel olanın keyfİ hiçbir eleştiri yöneltilmeksizin çıkarılırken, gerçekten yeni olan, itici bulunup eleştirilir. Sinemada ise izleyicinin eleştirel tutumu ile tat alan tutum birbiriyle örtüşür. Bu bağlamda asıl önem taşıyan nokta, şudur: Tek tek kişilerin tepkileri -ki bunların toplamı, izleyicilerin kitlesel tepkisini oluşturur-, hiçbir yerde sinemada olduğu kadar, daha başlangıçtan bu kişilerin biraz sonra gerçekleştirecekleri kitleleşmeye bağımlı değildir. Ve bu kişiler, kendilerini açığa vurarak yine kendilerini denetlemiş olurlar. Resim sanatı ile yapılan karşılaştırmanın yararı burada bitmemektedir. Tablo, ya tek bir kişi, ya da en fazlasından birkaç kişi tarafından izlenmek gibi ayrıcalıklı bir konuma sahipti. Ondokuzuncu Yüzyıl'da tabloların eşzamanlı olarak büyük bir kitlece görülmeye başlanması, resim sanatındaki bunalımın erken belirtilerinden biridir ve bu bunalım kesinlikle yalnızca fotoğraftan kaynaklanmış olmayıp, fakat fotoğraftan görece bir bağımsızlıkla, sanat eserinin kitle isteminden ötürü ortaya çıkmıştır. Çünkü resim sanatı, eskiden bu yana mimarlık ve destan alanlarındaki, günümüzde de sinemadaki durumun tersine, bir eşzamanlı toplumsal alımlamanın konusu olmaya elverişli değildir.

Gerçi bu olgudan hemen resim sanatının toplumsal rolüne ilişkin sonuçlar çıkarılamaz; fakat resim sanatının özel koşullardan ötürü ve bir ölçüde doğasına aykırı olarak kitlelerle doğrudan karşılaştığı yerde, bu olgu da önemli bir sınırlandırıcı öğe niteliğiyle ağırlık kazanır Ortaçağın kiliseleriyle manastırlarında ve onsekizinci yüzyılın sonlarına kadar da prenslik saraylarında tabloların toplu alımlanışı eşzamanlı değil, fakat kademeli ve hiyerarşik bir düzen içersinde gerçekleşirdi. Bu durumun değişmiş olması, resim sanatının, resmin teknik yoldan çoğaltılabilirliği nedeniyle içine sürüklendiği özel çatışkıyı dile getirmektedir. Ancak resimlerin galerilerde ve salonlarda kitle önüne çıkarılmasına karşın, kitlelerin böyle bir alımlamayı kendi kendilerine örgütlemelerini ve denetlemelerini olanaklı kılacak bir yol yoktu.(23) Bu nedenle tuhaf bir film karşısında ilerici bir tepki sergileyen toplumun, gerçeküstücülük karşısında gerici bir topluma dönüşmesi, kaçınılmaz olmaktadır.

NOTLAR

20) Sergileme biçiminin burada saptanabilen ve yeniden-üretim tekniğinin aracılığıyla gerçekleşen değişimi, kendini politika alanında da belli etmektedir. Burjuva demokrasilerinin bugünkü bunalımı, iktidardakilerin sergilenmesi açısından belirleyici olan koşulları da kapsamına almaktadır. Demokrasiler iktidar sahibini kendi kişiliğiyle doğrudan ve temsilcilerin önünde sergilerler. Parlamento, iktidar sahibinin izlerçevresidir! Çekim aygıtında gerçekleştirilen ve konuşmacının konuşma sırasında sınırsız kişi tarafından duyulmasını, ardından da yine sınırsız kişi tarafından görülebilmesini olanaklı kılan yeniliklerle birlikte, politikacının bu aygıtın karşısına geçmesi, birincil önem kazanmaktadır. Parlamentolar, tiyatrolarla birlikte geri plana itilmektedir. Radyo ve sinema, yalnızca profesyonel oyuncunun işlevini değiştirmekle kalmamakta, fakat, iktidar sahiplerinin yaptıkları gibi, onların önünde kendilerini oynayanların da işlevlerini değişime uğratmaktadırlar. Bu değişimin yönü, çeşitli özgül görevleri saklı kalmak koşuluyla, sinema oyuncusu ve iktidardakiler bağlamında aynıdır. Söz konusu değişim, sınanabilir, dahası devralınabilir edimlerin belli koşullar altında oluşturulmasını amaçlamaktadır. Bu durum, aygıtın önünde yeni bir kaymak tabakasının oluşmasına yol açmakta, bu kaymak tabakasından star ve diktatör, galip gelen kişiler olarak çıkmaktadırlar.

21) Söz konusu tekniklerin öncelikli yapısı, yitip gitmemektedir. Aldous Huxley, şöyle yazmaktadır: ''Teknik ilerlemeler...ilkelliğe yol açtı...tekniğin yardımıyla yeniden üretilebilirlik ve rotatif, yazıların ve resimlerin sınırsız sayıda çoğaltılabilmesini olanaklı kıldı. Genel okul eğitimi ve görece olarak yüksek aylıklar, okuyabilen, dolayısıyla da okuma ve resim malzemesi sağlayabilen çok büyük bir izlerçevre yarattı. Bunları sağlayabilmek için önemli bir endüstri oluştu ve yerleşti. Gelgelelim sanatsal yetenek, çok ender rastlanan bir şeydir; ...bunun sonucu olarak, her zaman ve her yerde sanatsal üretimin ağırlıklı bölümü düşük değer taşımıştır. Oysa bugün sanatsal üretimin bütününde döküntü diye adlandırılabilecek olanların yüzde oranı, bugün her zaman olduğundan daha büyüktür... Bu noktada, aritmetik bir olguyla karşı karşıyayız. Geçen yüzyıl boyunca Batı Avrupa'nın nüfusu, iki katının biraz üstünde arttı. Okuma ve resim malzemesi ise tahminimce en az 1 'e 20 oranında, belki de 50, dahası 100 oranında çoğaldı. X milyonluk bir nüfus, n sayısında sanatsal yeteneğe sahipse, 2x milyonluk bir nüfusta sanatsal yetenek sayısı 2n olacaktır. Şimdi durum, şöyle özetlenebilir: Bundan 100 yıl önce okuma ve resim malzemesi içeren bir basılı sayfa yayımlanıyor idiyse eğer, bugün yirmi ya da belki yüz sayfa yayımlanmaktadır. Öte yandan yüz yıl önceki bir okul eğitimi sayesinde, bundan önceki zamanlarda kendilerini geliştirme olanağı bulamayacak, kabarık sayıdaki gizli yeteneğin şimdi üretken olabileceklerini yadsımıyorum. O halde... eskinin bir sanatsal yeteneğine karşılık günümüzde üç ya da dört yeteneğin bulunduğunu varsayalım. Buna karşın, okuma ve resim malzemesi tüketiminin, yetenekli yazarların ve ressamların doğal üretimini çok geride bıraktığı gerçeği varlığını korumaktadır. Durum, dinleme malzemesi bakımından da farklı değildir. Ekonomik gelişme, gramofon ve radyo, dinlenecek malzeme tüketimi, nüfus artışıyla ve yetenekli müzisyenlerin doğal yetişme oranıyla hiçbir orantı içersine sokulamayacak bir izlerçevreyi yaratmıştır. Demek ki ortaya çıkan sonuca göre, gerek mutlak, gerekse görece olarak, bütün sanatlarda değer taşımayanların üretimi, eskiye oranla daha çoktur; insanlar, şimdiki gibi, orantısız büyüklükte okuma, resim ve dinleme malzemesi tüketimini sürdürdükçe, bu durum değişmeden kalacaktır.'' (Aldous Huxley: Croisière d'hiver. Voyage en Amérique Centrale, 1933, Traduction de Jules Castier. Paris 1935, s. 273-275.) Bu gözlemin ilerici olmadığı, açıkça bellidir.

22) Kameranın gözüpek girişimleri, gerçekten de cerrahınkilerle karşılaştırılabilir. Luc Durtain, özellikle Jestlere dayanan oyunlara ilişkin bir dizininde, ''cerrahi alanında bazı güç müdahalelerde gerekli olan'' yöntemleri de sayar. ''örnek olarak Oto-Rhino Laryngoloji'den bir vaka seçiyorum...; burada sözünü ettiğim, endonasal perspektif yöntemi; ya da aynada, gırtlağın tersine görüntüsüne bakılarak, gırtlak cerrahisi aracılığıyla gerçekleştirilen, akrobatik denebilecek müdahaleleri örnek gösterebilirim veya saat yapımcılarının o çok incelik isteyen çalışmalarını anımsatan kulak cerrahisinden söz edebilirim. insan bedenini onarmak ya da kurtarmak isteyenden beklenen, en hassas türünden bir dizi kas akrobasisi değil midir? Bu bağlamda, çelik neşter'in neredeyse sıvı halindeki dokularla savaştığı katarakt ameliyatını ya da laparotomiyi de düşünebilirim.'' (Luc Durtain: La technique et l’homme: Vendredi, 13 mars" 1936, No. 19.)

23) Bu gözlem, biraz acemice gelebilir; ama, büyük kuramcı Leonardo'nun gösterdiği gibi, acemice gözlemler de kendi dönemleri açısından göz önünde bulundurulabilirler. Leonardo, resim sanatı ile müzik arasında karşılaştırma yaparken, şöyle der: ''Resim sanatının müzikten üstün olmasının nedeni, zavallı müziğin tersine, hayat bulur bulmaz ölmek zorunda olmamasıdır... Ortaya çıkar çıkmaz uçup giden müzik, cilanın kullanılmasıyla sonsuzluğa kavuşan resim sanatının gerisinde kalmaktadır.'' (Leonardo da Vinci: Frammenti letterarii e filosofici, cilt. Fernand Baldensperger: Le raffermissement des techniques dans la littérature occidentale de 1840; Revue de Littérature Comparée, XV/I, Paris 1935, s. 79, Anm. I.)