RUHUN SOKAK GÜRÜLTÜSÜ DÜŞ RİTMİNDE
THE DIN OF STREET SPIRIT SOUNDS IN THE RYTHME OF DREAMS
28 Ocak 2010 Perşembe
ODY SABAN RESİMLERİM DİKENLİ YOLLARDAN GEÇER
http://www.birgun.net/report_index.php?news_code=1264338146&year=2010&month=01&day=24
Fransa’da yaşayan İstanbul doğumlu ressam Ody Saban uzun zaman sonra Türkiye’de bir sergiye katılıyor. Şubat ayında Kadıköy’de KargArt galerisinde açılacak olan ‘Toplum Düşmanı’ sergisine, Sürrealist Eylem Türkiye Grubu ile birlikte toplam 4 eseri ve performans videoları ile katılacak olan Ody Saban, André Breton’u çıkış noktası alan bu genç sürrealist grubun desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Ody Saban’ın resimlerine bakmak kadar, çetrefilli dilinden kendi olağanüstü hikâyesini ve sanatını dinlemek de bir deneyim.
Saban’ın çalışmaları aynı zamanda 14 Ocak’ta Paris’te Fransa 2009 Türk Mevsimi etkinlikleri kapsamında Simit Association’dan Banu Dicle ve küratör Françoise MONNIN tarafından Cité Internationale des Arts’da düzenlenen Entre-deux (İkisi-arası) isimli karma sergide de yer almıştı.
»Uluslararası sürrealist hareketin bir parçasısınız. Resimleriniz dünyanın birçok köşesinde önemli koleksiyonlarda, galerilerde ve müzelerde yer alıyor. Ama Türkiye’deki sanatseverler sizi çok yakından tanımıyor. Kısaca Ody Saban kimdir?
Ressamım, fakat aynı zamanda şair, heykeltıraş, bazen de militan ve de teorisyen. Birleştirmek için, erkekler ve kadınlar arasındayım çünkü seksizme, ayrılığa, ayrımcılığa karşıyım, yetişkinler ve çocuklar arasındayım, gençlere ve ihtiyarlara yapılan baskıya karşıyım.
Gerçek ve hayal dünyası arasındayım. Beraber çok iyi giden mantıklı ve akla aykırı arasındayım. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman arasındayım. Sadece belli istikametler arasında seyahat eden gemilere benzemem ben. Toprak, deniz, gökyüzü ve bazen de yaşam ile ölüm arasında gidip gelen bir gemi gibi yol alırım.
Şubat ayındaki sergiye katılmayı arzu ettim çünkü faaliyetlerinin bir kısmı oldukça enteresan olan bu grubun daha da canlanması gerektiğini düşünüyorum. Sürrealist Eylem ile Türkiye’de sanatçılar ve devrimciler için yeni bir hava esiyor ve bu ümit verici. Bu grubu benim için bilhassa dikkate layık kılan şey aktif olmaları. Grupta henüz kolektif bir çalışma yok ama gelecek ümidi var.
»Aynı zamanda şairsiniz de. Şiirlerinizde kullandığınız kelimelerle resimlerinizdeki imgeler aynı dili konuşuyor. Suluboyalarınız, içinde binlerce hikâye barındıran kitaplar gibi. Ody ne anlatmak istiyor bol imgeli resimlerde?
Hayal gücü hızlı bir şekilde beynimde çağrışımlarla, benzetmelerle, tersliklerle, çizimdeki arabeskliklerle, kesişmelerle, hikâyelerle, düşüncelerle kaynaşıyor ve labirentler haline geliyor. Hemen sonrasında, yeni bir zaman içinde, ikinci bir durum olan şuursuzluk durumunda buluyorum kendimi, boşalma oluyor, kendim bile yok olabiliyorum. Daha derine bakınca genelde resmettiklerim canavarlara karşı mücadele veren ya da demir parmaklıkları yok eden insanlar, ateşle oynayanlar yahut kafesleri acayip aletlerle kıranlardır.
Çok ağır yükleri taşıyan insan ya da hayvanlar, ya da bu yükleri reddedenler ve onları yere bırakanları konu alırım. Bu suluboyalarda rüyada ve gerçek hayatta karşılaştığınız garip şahsiyetler vardır: hayal ürünü bitkiler ve var olan bitkiler, efsanevi şahane hayvanlar ve bütün hayvanlar gibi…
Bir çiçeğin taş yaprağı üstünde sevinci ve mutluluğu soluyan ve dimdik ayakta duran çocukları, kadınları ve erkekleri renklendiririm resimlerimde. Bardağın taşmasına son damla kalmış bu dünyada basit şeyler boyarım.
»Resimlerinize bakınca, insanda bir ‘cüret’ duygusu uyanıyor. Başka hayatların da varlığını hatırlatıyor resimleriniz ve bir kurtuluş hissini aşılıyor. Ody hayatta ve sanatında neye taraf, neye karşı?
Şehir ile banliyöyü, genç ile yaşlıyı, dahil edilenler ile dışlananları, deliler ile normalleri, erkekler ile kadınları, açık turuncu ile koyu morları, eğitimliler ile safları, medyatik çirkinlik ile gündelik banalliğin kabalığını karşılaştırmaya devam ettiğimiz sürece değerli olan sanat türleri azalmaya mahkûmdur. Sanatçılar kendilerini çevreleyen tüm araçlar ve koşullar tarafından kendilerini satmaya mecbur bırakılacaktır. Yaratıcı sanat sadece uçlarda ve para ile ilgili her türlü norma karşı duran aşkta ve şiirsel, felsefi, duygusal ve hayvansal olarak yaşanan mecralarda çiçek açacaktır. Böyle bir politik-ekonomik çerçevenin içinde sadece kâr hedefleri dürtüsüyle sipariş usulü yayılması mümkün olan sanatın hayatta kalmasını nasıl beklersiniz?
»Aktif olarak ‘Uluslararası Feminist Hareket’in içinde de yer aldınız. Resimlerinizde her zaman için kadınlar var, bu kadınlar çoğu zaman canavarlarla, kimi zaman erkeği simgeleyen garip hayvanlarla savaş içinde. Siz ve sizin gibi kadınların feminist hareket içinde verdiği savaşı mı anlatıyor bu resimler?
Farklı bölgelerdeki, en basit, en basmakalıp ya da en değişken, en potansiyel zenginliklere sahip kadınların hayatlarının farklı dönemleri üzerine her zaman çok derin düşündüm ve bu düşünceleri hep resmime yansıttım. Resimlerimde yer verdiğim kadınlar dünyanın her yerinde, ırkçı ideolojiler, ataerkil yapılar, erkekler ve ekonomik sistemlerin altında ezilmiş olanlar. Fakat bu kadınlar aynı zamanda hürriyete de giden kadınlar. Onlar bu dünyanın daha yumuşak, daha güzel kokulu, daha yoğun, daha az dar, daha az bölünmüş ve daha az durağan olması için ejderhalara binen kadınlar. Resimlerimdeki kadınlar alıştığımız erkeğin arzusu ve gözüyle yerleştirilmiş, erkeğe mahsus kadınlar değiller, onlar kadının libidosu ile var olduğunu ispatlamış kadınlar. Tabii güzellikler içinde aşıkların birbirini incitmeden, erkeğin kadını hor görmeden, eşit bir şekilde, sevgi ve erotizm ile beraber var olabilmeleri, zıt renk ve şekilleriyle hem aşkın şiddetini hem de aşkın yumuşaklığını ortaya sermesi ve bu eserlerin bir kadın tarafından yaratılması çoğu çevreyi rahatsız edebiliyor. Resimlerim dikenli yollardan geçer.
»Yakın zamanda ürettiğiniz resimlerde vapurları görüyoruz. İstanbul Boğazı’nın vapurları hangi yollardan geçip Paris’e Ody’nin atölyesine varıyor?
2004’de İstanbul’da ada vapurlarının ulaşımdan kaldırılmaması için var olan kolektif direniş kampanyasında yer aldım. Tuvallerimde vapurun kendi güzelliği ve seyahat etme durumunu birleştirip, o vapurlardaki harikalar dünyasını yaşatmak istedim.
Vapurda her sınıftan insan birbirinin arasına karışır ve o anlarda bambaşka ve alışılmamış bir atmosfer doğar. Vapurların içindeki tüm mekânlar, insanlar birbirinden çok farklıdır ve hep bir arada sallanırlar. Halk rahatlıkla birbiriyle ve martılarla konuşabilir. Çoğunluktaki kitlelerin, Türkiye’de çok az sayıda kalmış olan azınlıkları yakından görüp konuşabileceği bir fırsattır bu ortak mekân. Seyyar satıcıların performansları şiirseldir, sattıkları mallar elden ele dolaşır. Düğün dönüşü Karadeniz havaları çalan müzisyenler ile dans edilip tostlar yenilip, çaylar içilir.
»Ody Saban bugün kendi ‘hayat’ resminin neresinde duruyor?
Resimlerimin aynı zamanda entelektüel bir manası vardır. Sorular soracak cüretim var ve bazen yanıtlar vermeyi de denerim. Mitolojilere devam ediyorum çünkü onlara pozitif bir kıymet veriyorum. Mitolojiler anlattıkları ‘yenilenme’ hikâyeleri ile bana bir şeylerin değişebileceğini gösterir. Yeni fantastik dünyalar resmetmek istiyorum. Ve şu kesin ki resmim her daim yenilenecek.
‘Performanslarım, isyandan ve neşeden kaynaklanır’
»Siz 80’li yıllardan beri çeşitli performanslar da gerçekleştiriyorsunuz. Sürrealist Eylem Grubu’nun sergisinde bu performanslarınızdan videolar sunulacak. Performans ile resim nasıl bir araya geliyor bu temsillerde?
Benim için performans, söylemek istediğim acil durum ile ilgili bir eylem. Baştan hesabı yoktur, oynandığında ne olacağı, nereye doğru gideceğinin bilinmemesi çok önemli. Çocukluğumun büyük bir kısmı erkek çocukları ile sokaklarda oynayarak geçti. Taksim Meydanı, sokakları, bahçesi evimdi. Ama bazen birden bire gruplardan sıyrılarak, doğal bir şekilde tek başıma bir oyun yaratır ve hemen oynardım. Çocuklar, yoldan geçenler doğal olarak beni seyrederdi. On yaşlarında İstanbul’da Şaşkınbakkal’da, Rus bir anne ile kızının pansiyon bahçesinde performanslar yarattığımı hatırlıyorum. Herkes pansiyonu tanırdı, kapısı da halk bahçesi gibi açıktı.
İlk önce, sahne olarak iki ağaca ip gerdikten sonra üstüne de çok büyük bir çarşaf atar ve perdenin arkasına bir masa koyardım. Suadiye’den, Caddebostan’dan sokakta gördüğüm ne kadar çocuk varsa hepsini o bahçeye doldurur, iskemlelere oturtur ve var ettiğim sahnede masanın üstünde ne eder ne derdim bugün hatırlamıyorum. Ama muhakkak ki, teşhirci yanım o yaştan ortaya çıkmış. Yakın bir zamanda, Strasbourg fuarında, 1.000 kişinin karşısında, başka bir performansta fırçalarımın doğuşunu anlattım ve oynadım. Lilith yani ben, kiraz ağacının altında arabesk bir dans eder. Kollarının altındaki köklerinin kokusunu alır, toprağa çukur açar, kökünden söker, keser ve birçok parçada yontar bir fidanı. Sonra saçından bir parça keser ve sıkıştırır kökün bir ucuna. İşte resim yapmak için bir fırça yaratmıştır. Attan, domuzdan, tilkiden, aslandan birer parça tüy ister Lilith ve başka fırçalar yaratır. Pigment olarak, topraktan renkli toprak alır. Bunlarla beraber fırça ve tavuğun yumurtalarını da alıp vücudunun üstüne elbiseler, kafasının üstüne şapkalar boyar, sonra bir de masa boyar, tabaklar, yemekler ve misafirleri de ekler. İşte bayram!
Performanslarım kalpten, isyandan, neşeden kaynaklanır. Bazıları ise iktidara karşı duran, karşıt ifadelerdir.
Selen AkçalI
Fransa’da yaşayan İstanbul doğumlu ressam Ody Saban uzun zaman sonra Türkiye’de bir sergiye katılıyor. Şubat ayında Kadıköy’de KargArt galerisinde açılacak olan ‘Toplum Düşmanı’ sergisine, Sürrealist Eylem Türkiye Grubu ile birlikte toplam 4 eseri ve performans videoları ile katılacak olan Ody Saban, André Breton’u çıkış noktası alan bu genç sürrealist grubun desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Ody Saban’ın resimlerine bakmak kadar, çetrefilli dilinden kendi olağanüstü hikâyesini ve sanatını dinlemek de bir deneyim.
Saban’ın çalışmaları aynı zamanda 14 Ocak’ta Paris’te Fransa 2009 Türk Mevsimi etkinlikleri kapsamında Simit Association’dan Banu Dicle ve küratör Françoise MONNIN tarafından Cité Internationale des Arts’da düzenlenen Entre-deux (İkisi-arası) isimli karma sergide de yer almıştı.
»Uluslararası sürrealist hareketin bir parçasısınız. Resimleriniz dünyanın birçok köşesinde önemli koleksiyonlarda, galerilerde ve müzelerde yer alıyor. Ama Türkiye’deki sanatseverler sizi çok yakından tanımıyor. Kısaca Ody Saban kimdir?
Ressamım, fakat aynı zamanda şair, heykeltıraş, bazen de militan ve de teorisyen. Birleştirmek için, erkekler ve kadınlar arasındayım çünkü seksizme, ayrılığa, ayrımcılığa karşıyım, yetişkinler ve çocuklar arasındayım, gençlere ve ihtiyarlara yapılan baskıya karşıyım.
Gerçek ve hayal dünyası arasındayım. Beraber çok iyi giden mantıklı ve akla aykırı arasındayım. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman arasındayım. Sadece belli istikametler arasında seyahat eden gemilere benzemem ben. Toprak, deniz, gökyüzü ve bazen de yaşam ile ölüm arasında gidip gelen bir gemi gibi yol alırım.
Şubat ayındaki sergiye katılmayı arzu ettim çünkü faaliyetlerinin bir kısmı oldukça enteresan olan bu grubun daha da canlanması gerektiğini düşünüyorum. Sürrealist Eylem ile Türkiye’de sanatçılar ve devrimciler için yeni bir hava esiyor ve bu ümit verici. Bu grubu benim için bilhassa dikkate layık kılan şey aktif olmaları. Grupta henüz kolektif bir çalışma yok ama gelecek ümidi var.
»Aynı zamanda şairsiniz de. Şiirlerinizde kullandığınız kelimelerle resimlerinizdeki imgeler aynı dili konuşuyor. Suluboyalarınız, içinde binlerce hikâye barındıran kitaplar gibi. Ody ne anlatmak istiyor bol imgeli resimlerde?
Hayal gücü hızlı bir şekilde beynimde çağrışımlarla, benzetmelerle, tersliklerle, çizimdeki arabeskliklerle, kesişmelerle, hikâyelerle, düşüncelerle kaynaşıyor ve labirentler haline geliyor. Hemen sonrasında, yeni bir zaman içinde, ikinci bir durum olan şuursuzluk durumunda buluyorum kendimi, boşalma oluyor, kendim bile yok olabiliyorum. Daha derine bakınca genelde resmettiklerim canavarlara karşı mücadele veren ya da demir parmaklıkları yok eden insanlar, ateşle oynayanlar yahut kafesleri acayip aletlerle kıranlardır.
Çok ağır yükleri taşıyan insan ya da hayvanlar, ya da bu yükleri reddedenler ve onları yere bırakanları konu alırım. Bu suluboyalarda rüyada ve gerçek hayatta karşılaştığınız garip şahsiyetler vardır: hayal ürünü bitkiler ve var olan bitkiler, efsanevi şahane hayvanlar ve bütün hayvanlar gibi…
Bir çiçeğin taş yaprağı üstünde sevinci ve mutluluğu soluyan ve dimdik ayakta duran çocukları, kadınları ve erkekleri renklendiririm resimlerimde. Bardağın taşmasına son damla kalmış bu dünyada basit şeyler boyarım.
»Resimlerinize bakınca, insanda bir ‘cüret’ duygusu uyanıyor. Başka hayatların da varlığını hatırlatıyor resimleriniz ve bir kurtuluş hissini aşılıyor. Ody hayatta ve sanatında neye taraf, neye karşı?
Şehir ile banliyöyü, genç ile yaşlıyı, dahil edilenler ile dışlananları, deliler ile normalleri, erkekler ile kadınları, açık turuncu ile koyu morları, eğitimliler ile safları, medyatik çirkinlik ile gündelik banalliğin kabalığını karşılaştırmaya devam ettiğimiz sürece değerli olan sanat türleri azalmaya mahkûmdur. Sanatçılar kendilerini çevreleyen tüm araçlar ve koşullar tarafından kendilerini satmaya mecbur bırakılacaktır. Yaratıcı sanat sadece uçlarda ve para ile ilgili her türlü norma karşı duran aşkta ve şiirsel, felsefi, duygusal ve hayvansal olarak yaşanan mecralarda çiçek açacaktır. Böyle bir politik-ekonomik çerçevenin içinde sadece kâr hedefleri dürtüsüyle sipariş usulü yayılması mümkün olan sanatın hayatta kalmasını nasıl beklersiniz?
»Aktif olarak ‘Uluslararası Feminist Hareket’in içinde de yer aldınız. Resimlerinizde her zaman için kadınlar var, bu kadınlar çoğu zaman canavarlarla, kimi zaman erkeği simgeleyen garip hayvanlarla savaş içinde. Siz ve sizin gibi kadınların feminist hareket içinde verdiği savaşı mı anlatıyor bu resimler?
Farklı bölgelerdeki, en basit, en basmakalıp ya da en değişken, en potansiyel zenginliklere sahip kadınların hayatlarının farklı dönemleri üzerine her zaman çok derin düşündüm ve bu düşünceleri hep resmime yansıttım. Resimlerimde yer verdiğim kadınlar dünyanın her yerinde, ırkçı ideolojiler, ataerkil yapılar, erkekler ve ekonomik sistemlerin altında ezilmiş olanlar. Fakat bu kadınlar aynı zamanda hürriyete de giden kadınlar. Onlar bu dünyanın daha yumuşak, daha güzel kokulu, daha yoğun, daha az dar, daha az bölünmüş ve daha az durağan olması için ejderhalara binen kadınlar. Resimlerimdeki kadınlar alıştığımız erkeğin arzusu ve gözüyle yerleştirilmiş, erkeğe mahsus kadınlar değiller, onlar kadının libidosu ile var olduğunu ispatlamış kadınlar. Tabii güzellikler içinde aşıkların birbirini incitmeden, erkeğin kadını hor görmeden, eşit bir şekilde, sevgi ve erotizm ile beraber var olabilmeleri, zıt renk ve şekilleriyle hem aşkın şiddetini hem de aşkın yumuşaklığını ortaya sermesi ve bu eserlerin bir kadın tarafından yaratılması çoğu çevreyi rahatsız edebiliyor. Resimlerim dikenli yollardan geçer.
»Yakın zamanda ürettiğiniz resimlerde vapurları görüyoruz. İstanbul Boğazı’nın vapurları hangi yollardan geçip Paris’e Ody’nin atölyesine varıyor?
2004’de İstanbul’da ada vapurlarının ulaşımdan kaldırılmaması için var olan kolektif direniş kampanyasında yer aldım. Tuvallerimde vapurun kendi güzelliği ve seyahat etme durumunu birleştirip, o vapurlardaki harikalar dünyasını yaşatmak istedim.
Vapurda her sınıftan insan birbirinin arasına karışır ve o anlarda bambaşka ve alışılmamış bir atmosfer doğar. Vapurların içindeki tüm mekânlar, insanlar birbirinden çok farklıdır ve hep bir arada sallanırlar. Halk rahatlıkla birbiriyle ve martılarla konuşabilir. Çoğunluktaki kitlelerin, Türkiye’de çok az sayıda kalmış olan azınlıkları yakından görüp konuşabileceği bir fırsattır bu ortak mekân. Seyyar satıcıların performansları şiirseldir, sattıkları mallar elden ele dolaşır. Düğün dönüşü Karadeniz havaları çalan müzisyenler ile dans edilip tostlar yenilip, çaylar içilir.
»Ody Saban bugün kendi ‘hayat’ resminin neresinde duruyor?
Resimlerimin aynı zamanda entelektüel bir manası vardır. Sorular soracak cüretim var ve bazen yanıtlar vermeyi de denerim. Mitolojilere devam ediyorum çünkü onlara pozitif bir kıymet veriyorum. Mitolojiler anlattıkları ‘yenilenme’ hikâyeleri ile bana bir şeylerin değişebileceğini gösterir. Yeni fantastik dünyalar resmetmek istiyorum. Ve şu kesin ki resmim her daim yenilenecek.
‘Performanslarım, isyandan ve neşeden kaynaklanır’
»Siz 80’li yıllardan beri çeşitli performanslar da gerçekleştiriyorsunuz. Sürrealist Eylem Grubu’nun sergisinde bu performanslarınızdan videolar sunulacak. Performans ile resim nasıl bir araya geliyor bu temsillerde?
Benim için performans, söylemek istediğim acil durum ile ilgili bir eylem. Baştan hesabı yoktur, oynandığında ne olacağı, nereye doğru gideceğinin bilinmemesi çok önemli. Çocukluğumun büyük bir kısmı erkek çocukları ile sokaklarda oynayarak geçti. Taksim Meydanı, sokakları, bahçesi evimdi. Ama bazen birden bire gruplardan sıyrılarak, doğal bir şekilde tek başıma bir oyun yaratır ve hemen oynardım. Çocuklar, yoldan geçenler doğal olarak beni seyrederdi. On yaşlarında İstanbul’da Şaşkınbakkal’da, Rus bir anne ile kızının pansiyon bahçesinde performanslar yarattığımı hatırlıyorum. Herkes pansiyonu tanırdı, kapısı da halk bahçesi gibi açıktı.
İlk önce, sahne olarak iki ağaca ip gerdikten sonra üstüne de çok büyük bir çarşaf atar ve perdenin arkasına bir masa koyardım. Suadiye’den, Caddebostan’dan sokakta gördüğüm ne kadar çocuk varsa hepsini o bahçeye doldurur, iskemlelere oturtur ve var ettiğim sahnede masanın üstünde ne eder ne derdim bugün hatırlamıyorum. Ama muhakkak ki, teşhirci yanım o yaştan ortaya çıkmış. Yakın bir zamanda, Strasbourg fuarında, 1.000 kişinin karşısında, başka bir performansta fırçalarımın doğuşunu anlattım ve oynadım. Lilith yani ben, kiraz ağacının altında arabesk bir dans eder. Kollarının altındaki köklerinin kokusunu alır, toprağa çukur açar, kökünden söker, keser ve birçok parçada yontar bir fidanı. Sonra saçından bir parça keser ve sıkıştırır kökün bir ucuna. İşte resim yapmak için bir fırça yaratmıştır. Attan, domuzdan, tilkiden, aslandan birer parça tüy ister Lilith ve başka fırçalar yaratır. Pigment olarak, topraktan renkli toprak alır. Bunlarla beraber fırça ve tavuğun yumurtalarını da alıp vücudunun üstüne elbiseler, kafasının üstüne şapkalar boyar, sonra bir de masa boyar, tabaklar, yemekler ve misafirleri de ekler. İşte bayram!
Performanslarım kalpten, isyandan, neşeden kaynaklanır. Bazıları ise iktidara karşı duran, karşıt ifadelerdir.
Selen AkçalI
24 Ocak 2010 Pazar
13 Ocak 2010 Çarşamba
Ofsayt Korkusu

karma/güncel sanat sergisi
düzenleyen: Hayalbaz Sanat
koordinasyon: Süleyman Zafer Handan/ bay perşembe
Katılımcılar:
CİNS
ONSTON
Gökçe Sümerkan
Zeynep Özkazanç
Şenol Erdoğan
Gamze Özer
Erman Akçay
Sedat Türkantöz
Burak Cirik
Nezaket Tekin
Elif Yıldız
Suzan Orhan
Michele
Özgür Öztürk
Hande Kuşuoğlu
Konsept:
Güncel sanat dünyası uzun zamandır, sürekli başarıya oynayan, bir çeşit star sistemine döndü.
Başarı için her yol mubah bu arenanın içine dahil olmak istemeyen emekleri öne çıkartmak gerek.
Ofsayt Korkusu, gole gitmeyi değil güzel top oynamayı temel alan, ofsayda düşmekten çekinmeyen bir takım kuruyor. Neticeye değil oyun keyfine, izleyici hazzına oynuyor. Güzel bir oyun ortaya koymak ya da arıza kaydı olmak için.
Amokachi'yi ilerde yalnız bırakmama çabası olarak!
Genel Bilgi:
Ofsayt Korkusu, çeşitli teknikler ile üretilmiş yaratıcı ve avand garde işleri yan yana getiriyor.
Fotoğraf,kolaj, resim bu keyifli takım oyununda yan yana geliyor.
Sergiye istanbul’dan katılan sanatçılar (Gamze Özer, Cins, Onston, Sedat Türkantöz, Gökçe Sümerkan, Erman Akçay, Şenol Erdoğan, Zeynep Özkazanç) son yıllarda Hafriyat, KargArt, BM Suma, Tershane, daralan gibi önemli mekanlarda, ses getirmiş sergilerde yer almış genç yetenekler. Elif Yıldız sergiye Ankara'dan katılıyor ve İstanbul'dan katılan Michele gibi ilk sergisi. Başarılı kavramsal sergilere imza atmış, fotoğraf sanatçıları Nezaket Tekin, Burak Cirik, Hande Kuşuoğlu ve Suzan Orhan ise serginin İzmir'den katılımcıları.
Tarih:
16/31 Ocak 2010
açılış:
16 Ocak Cumartesi, saat: 19:30
Yer:
Hayalbaz
Adres: 1448 Sok. Hayat Sokağı
Kıbrıs Şehitleri / Alsancak İZMİR
iletişim:
hayalbazekibi@gmail.com
12 Ocak 2010 Salı
EXTRAMÜCADELE –ÖZEL GÖSTERİM

Güncel sanat dünyasının radikal ismi Exramücadele’nin çekmiş olduğu 2 kısa İzmir de ilk kez Hayalbaz da gösteriliyor. Gösterim öncesi Rafet Arslan tarafından kısa bir sunum yapılacaktır.
Gösterim tarihi: 12 Ocak Salı
Saat: 20:00
Yer: Hayalbaz
Adres: 1448 Sok. Hayat Sokağı
Kıbrıs Şehitleri / Alsancak İZMİR
iletişim:
hayalbazekibi@gmail.com
……………………………………………………………………………………………………………….
KöLE
(4 dakikalık Kısa Film)
Bir Extramücadele Filmi / An Extrastruggle Film
Senaryo: Extramücadele
Yönetmen: Hakan Yonat
Müzik: Baba Zula
Prodüksiyon: Kala Film
2008
Politik, Pornografik, Poetik. Extramücadele bu 3 kavramın birleşiminde çıkan ucubeye kısaca Popopo diyor. “Popopo”, Extramücadele’nin yeni düşünme ve üretme alanı. İktidar, halk ve silahlı adamlar arasındaki alışverişi esas alan hikaye bir yumurtanın etrafında dönüyor. Bugünkü sistemin devamlılığını elbirliğiyle tesis eden iktidar, halk ve silahlı adamlar ne masumlar ne de suçlu. Duygu istismarı üzerine kurulu pornografi, poetik yani şairane bir biçimde politika üretiyor. Yarın, bugünü yaşayan hepimizin eseri.
Filmin şarkısının sözleri:
Köle efendisinden üstün değildir. / İnsan hep önüne bakar ve baktığı yere çok dikkatli bakarsa kendi kıçını görebilir. / Açken herkes yer önemli olan tokken yiyebilmek. / Ayaklar baş olacak.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Pompa
Yönetmen: Extramücadele ve Serkan Tunç
2008
Müzik: Baba Zula
(3 Dakikalık Kısa Film)
Film Hakkında:
‘Pompa, Tarantino ve arkadaşlarının Hollywood hesabına çektiği 'çakma' istismar filmlerinin estetiğini, 'adaletin bu mu dünya' demek için kullanıyor. Şıklığını ve estetize edilmiş yönlerini gizle(ye)meyen bir istismar filmi klişesi içinde, medyanın dünyanın adaletsizliğini gizleme politikalarını sergiliyor.’
Serdar Köçeoğlu
8 Ocak 2010 Cuma
Gösterim-Sunum: Sürrealist Devrim ve Bunuel

Film Saati: Gündüz Güzeli (1967) Yönetmen: Luis Bunuel
Bağlam: “ Sürrealist Devrim ve Bunuel”
Sunan: Rafet Arslan
(Sürrealist Eylem Türkiye, Underground Poetix))
50. yıl köşkü, Bornova-İzmir
13 Ocak 2010 Çarşamba
Saat: 17.30
EGE ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜ BAHÇESİ
TEL: 342 95 42 / 388 40 00 – 25 00
www.egesanat.ege.edu.tr
29 Aralık 2009 Salı
Şiir de Yeni Dalga, Yükseliyor!

3 yıl önce birleşik-kollektif bir sanat eylemi için ‘mutant sanat manifestosu’nu yayınlamıştık. Aynı sürecin sonucu olarak önce Sürrealist Eylem Türkiye doğdu ve 2009 da bir ortak duruş olarak Şebeke.
Şiirin kapalı kapılar, entel sofralar, masabaşı devrimlerinden ve her şeyden önce kağıt üstünden kurtulması, hayata dönmesi, sokağa inmesini savunduk. Bizim için yaratı eyleminin özü şiirdir ve kuramsal bir durum ötesinde aynı zamanda bizim dünyaya bakışımızla, her şeyimizle ilgilidir. Çünkü biz, şiirin hakimiyetinde, şiir gibi bir hayat için bu dünyayla/toplumla mücadele ediyoruz.
Şiir sadece kağıt üzerinde dizeler değildir, bir tuvalde, bir fotoğrafta ya da bir graffiti’deki şiiri görmek, açığa çıkarmak gereklidir. Bu açıdan Sürrealist Eylem’in sokağın sanat eylemine hayata döken Aktif Kollektif içinde olması şaşırtıcı değildir. Ya da Şebeke de 17 yaşındaki Wide ile Nurhak’ın yan yana basılması.
Erekte Şiir Hareketi, şiirin sokak ile dansında ileri bir karakol olma uğraşıdır. Şiir şişeler içinde şehrin sokaklarında seyre çıkmış, markör ya da sprey boya ile direkt duvara yazılmış, sticker ve afişlerde kolajla-action paint ile birleşmiş, şiir somutlaşmıştır.
Bu çabalara verilmiş ciddi bir teorik destekte Şenol Erdoğan’ın manifestosal makalesi ‘yeni şehir, yeni sanat ve şiir’dir(bkz: Underground Poetix 4). Bu metin sokağın sanatı ile yeni şiirin bir ve aynı şey olduğunun altını kalınca çizen ve meselenin teorik yapısını boşluk bırakmadan dolduran bir muhtevadadır.
Yükselen Dalga Yükseliyor
Harlem takımı ya da Dinar Bandosu, üşenmeyelim sayalım;
İzmir de yeni şiirin 3 kare ası: Amokachi ilerde hep yalnızdı, Maocu sex ve hayrat başında bir pesimist ile Aras keser; yeni şiirin dil sihirbazı, imge çapkını… Gelenek ile bağı olan ama yeni şiiri üreten yaratıcı bir şair olarak Onur Akyıl; basmane enternasyonel, saray sineması ve bir poker masasında alınan karar ile… Naif duyarlılığı, keskin zekası ve güçlü imgesi ile Zozan Gemilerördü. Sonuna dek liberter ve erosun diliyle.
Durun bitmedi: lirik şiiriyle Ozan Durmaz, yazarak büyüyen Öykü Tk, hayta Özgür Asan, eşit ve Ş’deki çalışmalarıyla yeni şiire yeni alanlar açan Denge Esentürk, şiir yazdığı gibi şablon da sıkan Hande Çıvgın…
Ankara, başkent göbeğinde elleri beline yakın ince uzun, tatlı bir cadı, yeni şiirin büyücüsü Amelis. Özgürlük sevdası hiçbir hücreye sığmayacak Baran.
Eskişehir de ve global yollarda Giz, Kan-dil şiir fanzinin yaratıcısı Harun Atak, şimdiden uzun yol almış Şakir Özüdoğru, Emre Cengiz ve Nur İpek Önder.
Bursa’dan rap ritmiyle seslenen Murat Pakten ve Hande Asi. Çanakkale den ses veren Mustafa Işık.
Tarih ve tine yakınlığıyla Şenol Erdoğan, ışıldayan şiiriyle Selçuk Gürkan, Beat nefesi Hakan C. Arslan. Kadıköy den rap’leyen, dilim dilim dilleyen Ayşegül. İlk kitabı ile ana akımın kabul etmek zorunda kaldığı yeni şiirin ilk temsilcisi olarak Kaan Koç. 17’lik güzel insan Nurhak Kaya ve 15’lik Büşra Kurtar.Yorulmak bilmeyen savaşçı Emre Varışlı. Umut Taylan, Emre Sert, Ömer Akay, Fantom, Alper T. İnce, Köledoyuran… (otomatik yazıyorum şu an anmayı unuttuğum ‘sıkı şiir’ler affetsin)
Gözlerinizi kapatın, kulaklarınızın uğultusuna şaşmayın!
Yeni dalga sokaklardan; kaldırım taşlarından, izbe barlardan Alsancak Adasının çimlerinden, Porsuk’un güzel gözlü kızlarından, Çanakkale saat kulesi meydanından, Bayrampaşa da bir doğrultmacının dükkanındaki rap müzikten, fanzinlerden, Cins’in graffitisinden patlıyor.
Foça’ya otostopla, Eskişehir’e trenle geçenler. Sırt çantasına hayat sıkıştıranlar, sarhoş kafayı işkenbeci de açanlar, bilimkurgu okuyanlar, dub ve mohikansız punklar, sabahlayanlar, ayakta sevişenler; yeni şairler, dikkat!
Sular yükseliyor, yeni dalga büyüyor.
Sürrealist Eylem Türkiye
28 Aralık 2009 Pazartesi
Sürrealistler de -Toplum Düşmanı-diyor

Ülkemizin çorak düşün-eylem alanına yeni vearıza bir ses olmak için Toplum Düşmanı projesi gündemde.
Sürrealist Eylem Türkiye de sergi-gösterim-sokak aktivasyonu-fanzin-performans-blog gibi geniş bir mecrada ses veren, Toplum Düşmanı projesinin bir parçasıdır...
'Daha 1928 tarihinde Nadja romanın yazılmasına neden yaşanmışlık döneminde psikiyatri kurumuna en sert eleştirilerde bulunduğunu da hatırlayarak. Bunun sonucu olarak psikiyatristler tarafından bir karşı karalama kampanyasının hedefi de olmuştur. Bu suçlamalar hakaret ile başlayıp Breton şahsında cinayeti teşvik iddiasına değin sürmüştür. (biliyorum ki eğer deli olsaydım ve günler boyu hapsedilseydim, aklımın başında olduğu bir anlık süreyi şunlardan birini öldürmek için kullanırdım, tercihen bir doktoru/Nadja-A.Breton)'
Rafet Arslan
24 Aralık 2009 Perşembe
21 Aralık 2009 Pazartesi
Birgün gazetesi- loser dosyası yanıtı
Rocker-Anarşizmin diye bir kavram bence, Türkiye’deki gösterinin hakimiyetindeki sözde muhalif dile ait bir kavram. Dünya literatüründe bu tip kavramların birleştirildiği, beraber anıldığını düşünmüyorum.
Loser-tutunamayan-kaybeden insanlar, toplumun gerçekliğinin vahşeti içinde, yazamayan-düşünemeyen-eyleme geçemeyen yalnız ve mutsuz ruhlardır bence. Sistem kadar, toplum içinde var olamayan, muhalefet denilen toplamada sığışamayan insanlardır. Hazin hayatlardır ve bu insanların akademinin, kültür endüstrisinin ‘entelektüelleri’ tarafından sömürüldüğünden bahsedebiliriz. Ve bu insanların sokağın, loser’ların, Gerçek yeraltı var oluşların istismar edilmesine artık bir son verilmelidir.
90’ların sonuna kadar İstanbul da, 20000’lerin başlarına kadar İzmir gibi şehirlerde canlı bir yer altı hayatı ve buna bağlı kültürü vardı. Fakat gelinen aşamada her şey gösterinin oyun sahasına geçmiş, kavramlarının içi boşaltılmış durumdadır. Yer altı şu an için satışa çıkmış bir kavramdır. Şu an için ülkemizde liberter bir yer altı yaşamı yoktur, yaşanan yer altı kurtlar vadisidir.
Karşıt kültür hareketi, kültür endüstrisinin tüm bu sömürü hareketinin dışında var olan, mücadele eden bir harekettir. Tırnak içinde sanatçılar, entelektüeller, muhalifler kaybedenlerin magazini üstünden kendilerini var etmeyi, alan açmayı, kar sağlamayı bırakıp; karşıt-kültür cephesinde savaş vermelidirler. Gereken şey tüketmek değil üretmek, popüler kulvarların onaylayıcı ruhundan reddiyenin cephesine geçmektir. Bu tutum kaybedenlerin sessizliği bir çeşit sivil itaatsizliğe çevirebilir ve oradan bizlere karşı sürekli bedensel ve ruhsal şiddet üreten sisteme/topluma karşı şiddet hayata geçebilir.
Bu noktada solun kötümserliği, belli bir idrak sürecinin doğal neticesi olabilir. Liberter bireyler ve onların kolektif hareketi olarak ‘sol’ bu yalan, sinizm, sanallık ortamında kötümser olmak zorundadır. Sürrealistler 20’li yılların sonunda kötümserliğin örgütlenmesi çağrısını yapmıştı ve bu gün yaşanan durum W. Benjamin’in ‘ölülerimiz bile payını alacak’ dediği aşamadır, gören gözler için tek kelime ile vahimdir. Kaybedenlerin folklorik bir öğeden çıkarılıp, birer mevzi yoldaşı haline getirilmesi yaşanan gerçeklik terörüne karşı direniş için bir adım olacaktır.
Rafet Arslan
Loser-tutunamayan-kaybeden insanlar, toplumun gerçekliğinin vahşeti içinde, yazamayan-düşünemeyen-eyleme geçemeyen yalnız ve mutsuz ruhlardır bence. Sistem kadar, toplum içinde var olamayan, muhalefet denilen toplamada sığışamayan insanlardır. Hazin hayatlardır ve bu insanların akademinin, kültür endüstrisinin ‘entelektüelleri’ tarafından sömürüldüğünden bahsedebiliriz. Ve bu insanların sokağın, loser’ların, Gerçek yeraltı var oluşların istismar edilmesine artık bir son verilmelidir.
90’ların sonuna kadar İstanbul da, 20000’lerin başlarına kadar İzmir gibi şehirlerde canlı bir yer altı hayatı ve buna bağlı kültürü vardı. Fakat gelinen aşamada her şey gösterinin oyun sahasına geçmiş, kavramlarının içi boşaltılmış durumdadır. Yer altı şu an için satışa çıkmış bir kavramdır. Şu an için ülkemizde liberter bir yer altı yaşamı yoktur, yaşanan yer altı kurtlar vadisidir.
Karşıt kültür hareketi, kültür endüstrisinin tüm bu sömürü hareketinin dışında var olan, mücadele eden bir harekettir. Tırnak içinde sanatçılar, entelektüeller, muhalifler kaybedenlerin magazini üstünden kendilerini var etmeyi, alan açmayı, kar sağlamayı bırakıp; karşıt-kültür cephesinde savaş vermelidirler. Gereken şey tüketmek değil üretmek, popüler kulvarların onaylayıcı ruhundan reddiyenin cephesine geçmektir. Bu tutum kaybedenlerin sessizliği bir çeşit sivil itaatsizliğe çevirebilir ve oradan bizlere karşı sürekli bedensel ve ruhsal şiddet üreten sisteme/topluma karşı şiddet hayata geçebilir.
Bu noktada solun kötümserliği, belli bir idrak sürecinin doğal neticesi olabilir. Liberter bireyler ve onların kolektif hareketi olarak ‘sol’ bu yalan, sinizm, sanallık ortamında kötümser olmak zorundadır. Sürrealistler 20’li yılların sonunda kötümserliğin örgütlenmesi çağrısını yapmıştı ve bu gün yaşanan durum W. Benjamin’in ‘ölülerimiz bile payını alacak’ dediği aşamadır, gören gözler için tek kelime ile vahimdir. Kaybedenlerin folklorik bir öğeden çıkarılıp, birer mevzi yoldaşı haline getirilmesi yaşanan gerçeklik terörüne karşı direniş için bir adım olacaktır.
Rafet Arslan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
